Kategori İbadet Kategori Kur'ân-ı Kerîm Kategori

Ek Soru Soru

Kur'an Neden Arapça ve Arapça İbadet

Kur'an-ı Kerim neden Arapça olarak okunmalıdır? Namaz ve namazın tesbihatı gibi ibadetler neden Arapça yapılmalıdır? Anlamadan okumak yerine meali okumak mı daha faziletlidir? Arapçanın ne gibi hususiyetleri Cenab-ı Hakkın bu dili murad etmesine vesile olmuş olabilir? Mümkünse teferruatlı makale olarak cevap verir misiniz?

Cevap Cevap

Konunun öncesinde birkaç alıntının hazmedilerek okunması konunun anlaşılması için hayati önem arz etmektedir.

BİRİNCİ ŞUA: Derece-i i'cazda belâgat-ı Kur'aniyedir. O belâgat ise, nazmın cezaletinden ve hüsn-ü metanetinden ve üslûblarının bedaatinden, garib ve müstahsenliğinden ve beyanının beraatinden, faik ve safvetinden ve maânîsinin kuvvet ve hakkaniyetinden ve lafzının fesahatinden, selasetinden tevellüd eden bir belâgat-ı hârikulâdedir” (Risale-i Nur)

“KUR’AN’IN YEDİ KÜLLİ VECH-İ İ’CÂZI: 1. Lâfzındaki fesahat-i harikası. 2. Nazmındaki cezalet-i harikası. 3. Câmiiyet-i harikulâdesi.4. Derece-i i’cazda belâğat-i Kur’âniye 5. Üslûp ve îcâzındaki câmiiyeti. 6. İhbârât-ı gaybiyesi. 7. Fezlekesi ve meseleleri özetlemesi.”(Risale-i Nur)

Kur’an “öyle bir maide-i semaviyedir ki (semavi sofra) binler muhtelif tabakada olan efkâr ve ukul ve kulub ve ervah, o sofradan gıdasını buluyorlar, müştehiyatını alıyorlar; arzuları yerlerine gelir.” (Risale-i Nur)

Evet bir kelâm, “Kimden gelmiş? Ve kime gelmiş? Ve ne için denilmiş?” olması cihetiyle, kıymeti ve ulviyeti ve belâgati tezâhür etmesi noktasından, Kur’ân’ın misli olamaz. Ve ona yetişilemez. Çünki Kur’ân, bütün âlemlerin Rabbi ve Hâlik’ının hitâbı ve konuşması; ve hiçbir cihette taklîdi ve tasannuu ihsâs edecek bir emâre bulunmayan bir mükâlemesi; ve bütün insanların nâmına, belki bütün mahlûkātın nâmına meb‘ûs; ve nev‘-i beşerin en meşhur ve nâmdâr muhâtabı bulunan; ve o muhâtabın kuvvet ve vüs‘at-i îmânı, koca İslâmiyet’i tereşşuh edip, sâhibini Kāb-ı Kavseyn makamına çıkararak muhâtabât-ı Samedâniyeye mazhariyetle nüzûl eden; ve saa­det-i dâreyne dâir ve hilkat-i kâinâtın neticelerine ve ondaki Rabbânî maksadlara âit mesâili ve o muhâtabın bütün hakāik-i İslâmiyeyi taşıyan en yüksek ve en geniş olan îmânını beyân ve îzâh eden; ve koca kâinâtın bir harita, bir saat, bir hâne gibi her tarafını gösterip çevirip onları yapan san‘atkârları tavrıyla ifade ve ta‘lîm eden Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân’ın, elbette mislini getirmek mümkün değildir ve derece-i i‘câzına yetişilmez.

“Kur’an, bil-müşahede ve bil-bedahe, ebedi ve daimi bir mu’cizedir. Her vakit i’cazını gösterir. Sair mu’cizat gibi sönmez, vakti bitmez; ebedidir.” ”(Risale-i Nur)

“Kur'ân'ın üslubları hem garibdir, hem bedi'dir, hem acibdir, hem mukni'dir. Hiçbir şeyi hiçbir kimseyi taklid etmemiş. Hiç kimse de onu taklid edemiyor. Nasıl gelmiş, öyle o üsluplar tarave¬tini, gençliğini, garabetini daima muhafaza etmiş ve ediyor.” ”(Risale-i Nur)

“Hem, Kur’an’ın içinde öyle bir göz var ki, bütün kâinatı görür, ihata eder ve bir kitabın sahifeleri gibi kâinatı göz önünde tutar, tabakatını ve âlemlerini beyan eder.” ”(Risale-i Nur)

“Arapça harflerindeki güzellik ve sağlamlık, kelimelerindeki uyum ve ahenk, anlamlarındaki genişlik, iştikaklarındaki asalet ve çeşitlilik, kinayelerindeki müenneslik ve müzekkerlik ve daha başka özellikleri ile icaz içinde vuzuha hizmet eden ince ayrıntıları, edatlarındaki insicam kabiliyeti, pek çok faydalı bağlantıları ve bilhassa terkip ve irabındaki incelik ve parıltılı yönleri bakımından ifade-i meram etmeye yarayan diller içinde en kuvvetli ve sağlam bir beyan aracı olarak dikkat çeker.”( Hak Dini Kur’an Dili)

Yukarıdaki paragraflar iyice hazmedildiyse şimdi asıl sorunuza geçebiliriz.

Kur’an her peygamberi kendi kavminin dili ile gönderdiğini ifade eder “Biz resulleri kendi kavimlerinin dili ile indirdik”. Bu ayet diğer peygamberlerin sadece belli bir kavme ve topluluğa indirildiğini göster. Fakat Kur’an’ın tebliği ise alemlere rahmet olan sevgili peygamberimizle birlikte tüm insanlık için umumidir. Dilleri lisanları lehçeleri farklı olan bu kadar insana tek bir dil ile hitap etmenin ebetteki bir hikmeti bir gayesi vardır. Sırf hicaz bölgesinde indiği için Arapça inmiştir demek doğru değildir. Bu iş haşa tesadüfiliğe ve rastgeleliğe yer bırakmayacak kadar büyük bir önem arz eder. Evet her peygambere önceki kavimlerin kitapları peygamberleri kendi dili ve lisanı ile inmiştir. Bunlar hususi ve belli bir bölge toplumuna hitap ettiği içindir. Çünkü tebliğ kısmidir.  

Fakat Kur’an’ın tüm insanlığa Arapça indirilmesi çok önemli bir farklılık gösterir. Allah (c.c) “anlayabilesiniz diye biz onu Arapça bir Kur’an olarak indirdik” buyurmuştur. Kur’an Arapça nazil olduğu ve bunu herkes gördüğü ve bildiği halde neden ayet bir kez daha malumu ilan ediyor? Zaten Arapça olarak nazil olan ayetler görüldüğü bilindiği öyle de okunduğu halde neden “ARAPÇA İNDİRDİK” ifadesine vurgu yapılmıştır? Üstelik Araplara “anlayasınız diye Arapça indirdik” demek malumu ilan olduğu gibi “Arap olmayanlar için de” bir mana ifade etmemektedir. Bu mana Kur’an’ın camiiyyetine ve evrenselliğine haşa gölge düşürür. Hatta bazıları (zaten diyorlar) Kur’an Araplara inmiştir (haşa) bize inmemiştir deyip İslam’ın tüm insanlığa olan tebliğini kısmileştiriyorlar. Çünkü Allah sadece Arapların anlaması için “Kur’an’ı Arapça indirdik” demiştir diye safsata yapıyorlar maalesef. Bu da bazı modernist kafalı ilahiyatçı geçinen, ünvanlı kişilerin sergiledikleri tavırdan kaynaklanıyor. Çünkü onlar Kur’an’ın ısrarla tesadüfi ve rastgele olarak Arapça indiğini ifade ediyorlar. Yani “Araplar Arap olduğu için Kur’an da Arapça inmiştir” diye yanlışa düşüyorlar. Onlar “Allah Arapçayı hususen seçmemiş Allah bakmış ki onların dili Arapça biz de Arapça indirelim demiş” diyorlar. Maalesef buradaki hikmetin, sırrın, gayenin ve de meselenin özünü idrak edememişler.

“Biz anlayasınız diye Kur’an’ı Arapça indirdik” ayeti sadece Araplara değil tüm insanlığa hitap ediyor. Tüm insanlığa hitap eden Kur’an’ın bu ayeti ile de aslında tüm zamanlara ve tüm dünya insanlarına hitap etmektedir. Çünkü Arapçadaki üstün hususiyet, teknik ve gramatik mükemmelikler bu dilin tüm zamanlara ve tüm insanlığa hitap edecek derecede cami olması ve ilahi olan manaların asırlarca kaybolmadan taşınabilmesi için Arapça indirdik denmektedir. Kur’an’ın Arapçası nice Arap edip ve şairleri aciz bırakmış, onları adeta dilsiz bırakmıştır. Onlar Arapçayı çok iyi bildikleri halde bu dilin bu kadar eşsiz sırlarına vakıf olamamışlardı. Bu yüzden kelamla mücadeleyi bırakıp silaha sarıldılar. Halbuki Kur’an’ı söz ve ifadeler ile çürütmek daha basit bir yöntemdi. Ayetler nazil olduğunda nice üst düzey şairler ondaki söz dizimindeki harflere varıncaya kadar mucizeliği karşısında hayranlıklarından secde etmişlerdir. Kendilerine “Müslüman mı oldun” diye sorulduğunda “hayır sözdeki mucizeliğe secde ettim” demişlerdir

Evet Allah Kur’an’ı Araplar’a değil tüm dünyaya Arapça olarak indirdi. Aslında yüce rabbimiz kâinatın en ve en yüksek maksat ve gayesini İslam ile insanlığa Arapça olarak indirmesini haşa sadece coğrafi ve sosyolojik boyutlara hamletmek, Allah’ın bir kasıt ve iradesini görmezden gelmek doğru olmasa gerek. Bu gaye maksat bu dilin tarihi süreç içinde rastgele ve tesadüfi gelişmelerden uzak olduğunu gösteriyor. Biz bu dilin bizzat Allah tarafından tarihi süreç içinde insanların dimağlarında hafızlarında ve dillerinde kemal noktaya ulaştırılarak Kur’an’ın en derin ve çok geniş ve farklı manalarını taşıyacak bir seviyeye çıkartıldığına inanıyoruz. Bu dil aslında Arapların dili değil Allah tarafından tüm Müslümanların dili olmuştur. Bura da evrensellik ilkesi gözetilerek tüm Müslümanları cami ve birbirine raptettiren bir lisan etrafında toplama amaçlanmıştır. Burada herkes ana dilini değiştirip Arapça konuşsun demiyoruz. Sadece ahiret ve dünya dengesini Kuran etrafında düzenlemek, tanzim etmek muhafaza etmek ve şekillendirmek için herkesin merkezi bir lisan etrafında toplanması, ondan ilham alması ve de aynı olan değişmeyen ve değişmeyecek olan bir lisandan beslenmesi akli ve zaruridir. İşte Arapça böyle bir vazifeyi görecek nitelikte olan bir dildir.

“Bilindiği gibi Kur’ân-ı Kerîm, Arap dilinde yazılmış ilk kitaptır. Bu dil, dikkati çekecek şekilde asırlar boyu istikrarlı ve sağlam bir hâlde kalmıştır. On dört asırdan fazla bir zamandan beri, kelime haznesi, imlâ tarzı, telaffuz şekli ve hatta gramer yapısı, gerçekte hiçbir değişikliğe uğramamıştır. Allah’ın bir hikmeti ve takdiri olarak bu durum, modern olsun eski olsun bütün dünyada gelmiş geçmiş hiçbir dilde görülmeyen bir durumdur. Böylece diyebiliriz ki bu gibi mühim hususiyetlere sahip Arapça’dan başka hangi dil, kıyamete kadar değişmeden devam edecek ilâhî vahiylerin muhafaza edilip ileriki nesillere aktarılmasına daha elverişli ve daha uygundur? O hâlde, bu dilin sadelik ve açıklığını ortadan kaldırmaya yönelik bütün menfi gayret ve teşebbüslere karşı direniş göstermeleri dolayısıyla, Arapça konuşan milletleri tebrik etmemiz gerekir. Mevcut lehçe ve ağız farklılıklarına ve bu dilin konuşulduğu ülkelerin birbirinden farklı durumlarına rağmen Arapça’nın yazı dili değişmeden günümüze kadar aynen muhafaza edilmiştir. Hz. Muhammed (sav)’in konuştuğu Arapça, günümüz radyo ve televizyonlarında konuşulan yahut modern gazete ve dergilerde kullanılan Arapça’nın aynısıdır.” (Prof. Dr. M. Hamdullah, Kur’ân-ı Kerîm Tarihi)

“Şayet yeryüzündeki ağaçlar kalem, deniz de mürekkeb olsa ve bundan sonra da yedi deniz daha o denize katılsa yine Allah'ın sözleri (yazmakla) tükenmez. Şüphe yok ki Allah mutlak galip ve hikmet sahibidir."(Lokman, 31/27)

Kur’an’ın her kelimesi bir hazine kutusudur. İçindeki manalar sınırsızdır. Bu sınırsız manaların en yükseğinde Peygamber efendimiz (sav)sonrasında ise sahabe-i kiram ve onları takip eden müctehid ve müceddidler gelmektedir. Peygamberimiz risâleti ile ilgili tebliğini insanlığa eksiksiz olarak anlatmıştır. Allah’ın asıl kasıt ve muradı neyse bir resul olarak bize ifade etmiştir. Bu noktadan bir eksiklik ve haşa noksan bir nokta kalmamıştır. Fakat bu Kur’an’daki manaların sınırsız olmadığı manasına gelmez. Mesela kuranda açıkça olmasa da bazı bilimsel verilere işaretlerin olduğunu görüyoruz. Fakat bu mana 1000 yıl önce çok büyük bir önem arzetmiyor olabilirdi. Fakat bu bilgi o ayette duruyordu. Ehli olan geldi o kelimenin içinden o manayı çıkardı. Bu yüzden her meslek sahibi kurandan istediği manayı çıkarıp insanlığın faydasına kullanabilir. Bu husus başka hiçbir kitapta yoktur. Bu derin manaları taşıyacak kendine uygun değer ve kıymette bünyesinde tutacak tek dil de Arapçadır. Yani biz kuranı tek bir meal üzerinden okuduğumuzda aslında yüzlerce manadan sadece birini kastediyoruzdur. Fakat o kelimeyi ve ibareyi arpça okuduğumuzda tüm zamanlara ve çağlara bakan, derin manaları, remizleri, işaretleri ve küçük büyük tüm manaları kastetmiş oluruz. Yani biz Kur’an’ı bir meal ve tercüme ile okuduğumuzda o sınırsız kutudan sadece bir zümrüt ve bir tane inci çıkarmış oluruz. Halbuki padişah kendi huzurunda senden tüm hazine kutusu ile gelmeni arzu ediyor. Sen o sınırsız değerdeki hazine kutusu ile huzura vardığında “ey rabbim ben seni kendi dilimle kendi ifadelerimle hamd, tesbih ve takdis edemem, ben bundan acizim. Sen kendini nasıl takdis ettiysen ben de seni o şekilde takdis ediyorum, seni bu kutudaki sadece bir inci bir zümrüt ile değil elimdeki şu hazinenin içindeki manasını bildiğim ve bilmediğim gördüğüm ve görmediğim değerli taşlar adedince seni tesbih ediyorum” demektir. Yani biz Allah’ın huzuruna çıktığımızda onun indirdiği kelam ve kelimelerle kuran okuduğumuzda onun içindeki tüm manalarla onu tesbih ve hamd ediyoruz. Mesela sadece “bismillahirrahmanirrahim” ifadesi için ciltlerle kitaplar yazılabilir ve de yazılmış. Şimdi bu kadar geniş manaları ihtiva eden bir dilin yerine hangi tercüme ve mealle karşılık verilebilir.

Kur’an’daki bu sınırsız manalar bazen gizlenmiş ulaşılamamış fakat bazı dönemlerde kendini göstermiş ortaya çıkarılmıştır. İnsanların her dönemde ihtiyaç duydukları manalar ezeli ilim sahibi olan Allah tarafından o kelimelerin içine dercedilmiştir. Zaman ihtiyarladıkça Kur’an gençleşiyor bu hakikati ifade eder. Kuran sadece bizim zamanımızda bu kadar mana taşıyordu denilemez. Şimdiye kadar 350 bin tefsiri yapılmış üzerinde en çok çalışma ve şerh,izah ve meal çalışması yapılan kitap olma özelliğini her geçen gün daha da yükseğe taşıyor. Çünkü o geçmişte olduğu gibi şimdi ve gelecek zamandaki insanlarında maddi ve manevi ihtiyaçlarına cevap verecek tarzda mucizevi bir kitaptır. Bu mucizelik onun lisanından ve manalarından kaynaklanmaktadır. Bu manalar da ancak Arapça gibi yüksek gramer özelliklerine sahip bir dil ile mümkün olmaktadır.

Arapça ifade ve kelimeler artık İslam’ın sembolleridir. Bir dilin ve kavmin dili değil her yer ve mekânda bir parola ve bir şifre gibi Müslümanların şiarı olmuştur. Dünyanın neresine giderseniz gidin “bismillah” kelimesinin Müslümanları birbirine bağlayan bir bağ olduğunu görürsünüz. Kimse de buna artık Arap dili demez İslam dili der.

Bir şiiri veya bir şarkıyı orijinal dilinde ezberleyip okuyan veya dünyevi bir iş için yüzlerce yabancı kelime ezberleyen bir Müslüman (eğer samimi ise)nasıl olur da ahireti için Allah’ın kelamını öğrenmekte tembellik gösterir. Basit bir romanı sırf orijinal dili ile okumak için yabancı dil öğrenen biri nasıl olurda Allah (c.c) ve Resulünün(sav) dilini merak etmez ve öğrenmeye çalışmaz. Burada Arapça dilini değil Kur’an’ okumayı ve onu öğrenmeyi anlatıyoruz. Zaten ayrıca Arapçayı da öğrenecekse nur ala nur olur.

Dindar bir Müslümana göre, kitabını koruyacağını defaatle bildiren Allah Teâlâ’nın nihâî vahiylerini insanlara ulaştırmak için bozulmaya müsait bir dil veya yazıyı asla tercih etmeyeceği tartışma götürmez bir husustur. Arapça, edebî kapasitesi, ifade gücü, şiirselliği, ortografisi ve paleoğrafisinde yeterince gelişmişti. Allah Teâlâ diğer diller arasında onu seçmek sûretiyle insanlığa büyük bir lütufta bulundu.” (A‘zami, Kur’an Tarihi, s. 214)

Kelimelerin farklı manaları ihtiva etmesi, az sözle çok geniş manaları ifade etmek gibi yüksek bir yapıya sahiptir

Kureyşin en beliğ şair ve hatiplerinden Velîd bin Muğîre, Nahl sûresinin 90. âyetini işittiğinde; “Vallahi, az önce Muhammed’den öyle bir kelâm dinledim ki insan sözü desem değil, cin sözü desem değil! Öyle bir halâveti (tatlılığı), öyle bir halâveti (güzelliği) var ki sormayın! Öyle bir kelâm ki üstü meyveli, altı verimli ve bereketli! O muhakkak üstün gelir, ona üstün gelinemez” demekten kendini alamamıştır. (Hâkim, II, 506-507/3872)

Aşağıdaki yerleri dikkatle mütalaa ederseniz kuranın arpça inmesiyle alakalı ciddi bir bilgi elde edebilirsiniz. Ayrıca 25. Sözü de okumanızı tavsiye ediyoruz.

Evet, Kur’ân ile muaraza ve mübarezeye çıkan insanların kuvveti Cenâb-ı Hak tarafından körleştirilerek, muarazayı yapabilecek kabiliyetten sukut ettirilmiştir. Fakat Abdülkahir-i Cürcânî, Zemahşerî, Sekkâkî gibi belâgat imamlarınca, beşerin kuvveti Kur’ân’ın yüksek üslûp ve nazmına yetişemediğinden, aczi tezahür etmiştir. Bir de, Sekkâkî demiştir ki: 'İ’câz, zevkîdir; târif ve tâbir edilemez.' مَنْ لَمْ يَذُقْ لَمْ يَدْرِ Yani, fikriyle i’câzı zevketmeyen, târifle vakıf olamaz; bal gibidir."

Meselâ,  وَلَئِنْ مَسَّتْهُمْ نَفْحَةٌ مِنْ عَذَابِ رَبِّكَ   [“And olsun, Rabbinin azâbından en küçük bir esinti onlara hafifçe dokunacak olsa...” (Enbiyâ, 21/46)]  Bu cümlede, azâbı dehşetli göstermek için, en azının şiddetle tesirini göstermekle göstermek ister. Demek taklîli ifade edecek; cümlenin bütün heyetleri de bu taklîle bakıp ona kuvvet verecek. İşte, لَئِنْ lâfzı, teşkiktir. Şek kıllete bakar. مَسَّ lâfzı, azıcık dokunmaktır; yine kılleti ifade eder. نَفْحَةٌ lâfzı, maddesi bir kokucuk olup kılleti ifade ettiği gibi, sîgası bire delâlet eder. Masdar-ı merre tabir-i sarfiyesinde 'biricik' demektir, kılleti ifade eder. نَفْحَةٌ deki tenvin-i tenkirî, taklîli içindir ki, “O kadar küçük ki, bilinemiyor.” demektir. مِنْ lâfzı, teb’îz içindir, 'bir parça' demektir; kılleti ifade eder. عَذَابِ lâfzı, nekâl, ikab’a nisbeten hafif bir nevi cezadır ki, kıllete işaret eder. رَبِّكَ lâfzı, Kahhâr, Cebbar, Müntakîm’e bedel yine şefkati ihsas etmekle kılleti işaret ediyor. İşte, bu kadar kılletteki bir parça azap böyle tesirli ise, ikab-ı İlâhî ne kadar dehşetli olur, kıyas edebilirsiniz diye ifade eder. İşte şu cümlede küçük heyetler nasıl birbirine bakıp yardım eder. Maksad-ı küllîyi, herbiri kendi lisanıyla takviye eder. Şu misal bir derece lâfız ve maksada bakar."

"Daha sair kelimât-ı Kur'âniyeyi bunlara kıyas edebilirsin. Adeta basit, melûf birer kelime iken, lâtif mânâların definelerine birer anahtar vazifesini görüyor."

"İşte, ekseriyetle üslûb-u Kur’ân’ın geçen tarzlarda ulvî ve parlak olduğundandır ki, bazan bir bedevî Arap, bir tek kelâma meftun olur, Müslüman olmadan secdeye giderdi. Bir bedevî فَاصْدَعْ بِمَا تُؤْمَرُ  ["Emrolunduğun şeyi açıkla.” (Hicr, 15/94)] kelâmını işittiği anda secdeye gitti. Ona dediler: 'Müslüman mı oldun?' 'Yok,' dedi. 'Ben şu kelâmın belâğatine secde ediyorum.'”

 

Ayrıca bakınız.

http://www.risaleonline.com/soru-cevap/farkli-dillerde-ibadet-yapmak