Makale Risaleler Niçin El Yazısıyla Neşredildi?

Bediüzzaman Hazretleri’nin Isparta’ya sürgün edildikten sonra, telif ettiği ilk eseri, Haşir Risalesi olmuştu. Bu risaleyi, 1928 yılında İstanbul’a göndererek henüz harf inkılabı yapılmadığı için İslam harfleriyle tab ettirdi. Lakin aynı yılın Kasım ayında harf inkılâbı olmuş, Kur’an harfleri kaldırılıp Latin harflerine geçilmiştir. Buna bağlı olarak eski harfle kitap basmak da yasaklanmıştır. Haşir Risalesi’ni, bastırarak matbaayı kullanan Bediüzzaman Hazretleri, inkılabdan sonra ise, artık Latince basmaya başlayan matbaa yolunu bırakır. Çoklarının dediği gibi, “Ne yapalım başka çaremiz kalmadı; artık Latin harflerini kullanmak zorundayız” demez ve risaleleri Latin harfli yeni matbaalarda bastırarak çoğaltma yoluna gitmez. Bu tavrı, aslında Kur’an yazısına karşı yapılan hücuma karşı şuurlu bir müdafaa tavrından başka bir şey değildi.[1]

 

Üstad’ın yeni harfleri kullanmak istemediğini gösteren ilk hadise 25. Söz’ün bastırılması teşebbüsünün neticesiz kalması şeklinde görülür. Hadise şöyledir:

 

Üstad, Haşir Risalesi’nde sonra, 25. Söz Mucizat-ı Kur’aniye Risalesi’ni de inkılab çıkmadan yetişsin diye acele yazıp bitirerek[2] bastırmak üzere İstanbul’a gönderir. Fakat, o işle alakadar olan Barlalı tüccar Bekir Bey’in gecikmesi üzerine, kitab basılmadan önce harf inkılabı gerçekleşir ve o risaleyi eski harflerle bastırma imkânı kalmaz. Lakin Hazret-i Üstad, “öyleyse yeni harflerle basalım” demez ve 25. Söz basılamadan kalır.[3]

 

İkinci hadise ise, Harf İnkılabının ardından Otuzbir ve Otuzikinci Söz’ü bastırma teşebbüsünde olmuştur. Yeni telif ettiği Otuzbir ve Otuzikinci Söz Risalelerini, bir ümitle, yine Bekir Bey’le İstanbul’a göndererek oradaki eski tanıdıklarından, bu risaleleri eski harflerle bastırmak için yardımcı olmalarını ister ve şöyle der:

 

“Haber almışım ki, arabî (arabca) olarak eski huruf (harfler) ile Matbaa-i Evkaf'ta tab'edilmek (basılmak) izni varmış. Eğer Cenab-ı Hakk'ın rahmetiyle, Türkçe olarak eski hurufa müsaade-i resmî olduğu dakikada ve Bekir Efendi şu iki risaleyi (Miraç ve Otuzikinci Söz) Seyyid Şefik'in taht-ı nezaretinde (kontrolünde) tashihine gayet dikkat etmek şartıyla çabuk tab'ediniz.”[4]

 

Maalesef, eski harflerle Türkçe basılabilmesi için böyle bir resmî izin çıkmadığından o iki risale de basılamamış, Hazret-i Üstad onlar için de, “Madem öyle, yeni harflerle bastırın” demez ve Haşir Risalesi’nden sonraki bu ikinci bastırma teşebbüsü de Latinceye razı olmadığı için neticesiz kalır.

 

Sonunda, matbaalarda eski harflerle basılma imkânı kalmadığını gören Bediüzzaman Hazretleri, tâ teksir makineleri alınıncaya kadar sadece Nur Talebeleri’nin el yazmaları ile kanaat etmiş ve Latince matbaaya kapı açmamıştır. Teksir makinesi ise, mevcut Risale’yi çoğaltan bir nevi fotokopi makinesi gibiydi ve eserleri Kur’an harfleriyle çoğaltıyordu.

 

Kırklı yıllara gelindiğinde, yeni yetişen nesil eski harfleri bilmez olduğundan Gençlik Rehberi’nin ve bir süre sonra da Asayı Musa’nın Latince olarak basılmasına Üstad izin verse de bütün Nur Külliyatı’nın matbaalarda basılmasına tâ ömrünün son yıllarına kadar izin vermez.

 

Bununla birlikte toplum bütün bütün değişip eski harfleri bilenler iyice azaldığı bir dönem olan 1956 yılında, Nur Talebesi olmayanların da istifade edebilmesi için bütün külliyata dasınırlı bir müddetle”[5] ve “zaruret mikdarı” [6] prensibini aşmamak şartıyla izin verir. Fakat vefatına yakın, Nur Talebeleri’nin de “o kolay yazıyı tercih etmelerine sebeb olur”[7] endişesiyle, “Yeni harflere verilen müsaade doldu. Baskıyı durdurun!” diye haber gönderdiğini, hem Üstad’ın en yakın talebeleri, hem de o zaman baskı işinde çalışan önde gelen isimler haber vermektedirler.

 

Burada dikkat edilmesi gereken husus, Hazret-i Üstad’ın sırf Kur’an harfi ile basmıyorlar diye matbaa ile bastırma yolunu terk etmesidir. Çünkü artık matbaa ile çalışılsa Latin harfleriyle basılması gerekecek idi. Üstad ise yeni harflere bid’a nazarıyla bakıyor, kat’i mecburiyet olmadıkça bid’a ile amel etmek istemiyordu. Hazret-i Üstad’ın bu nazarı Tarihçe- Hayat’ta şöyle ifade edilmiştir.

 

Kur'an hattını muhafaza etmek hizmetiyle de muvazzaf (vazifeli) olan Risale-i Nurun, muhakkak Kur'an yazısıyla neşredilmesi lâzımdı. Eski yazı yasak edilmiş ve matbaaları kaldırılmıştı.”[8]

Yine aynı bakış açısına işaret eden Kastamonu Lahikası’nda, 1940 başlarında yazılan şu cümleleri de bu konuda Hazret-i Üstad’ın ne kadar hassas olduğunu gösteriyor:

“Şimdilik, evvelce nazlanan matbaacılara lüzum yok. Hem mesleğimize muhalif yeni hurufa (yeni harflere), Risale-i Nur'un bir nevi müsaadesi hükmüne geçtiği için lâzım değil.”[9]

Bütün bunlardan ortaya çıkan şudur:

Bediüzzaman Hazretleri yeni harfleri, kalben hiçbir zaman kabul etmemiş, bütün gücüyle Kur’an harflerini muhafaza etme gayreti içinde olmuştur. Bu uğurda, “herkesin ekmek gibi, ilaç gibi muhtaç” olduğunu söylediği Nur Risaleleri’nin matbaalarda Latin harfleri ile basılmasına müsaade etmemiştir. Fakat Risale-i Nur’u telife başladıktan yaklaşık otuz sene sonra eski yazıyı bilmeyen yeni bir nesil ortaya çıkmış, bilhassa mektebli gençlerin istifade edebilmesi için yeni yazıyla basılmasına, o da zaruret miktarında olmak kaydıyla izin vermiştir.

 

Bununla beraber Nur Talebeleri’nden beklediği şey, Risaleleri Kur’an harfleri ile okuyup yazmak, başkalarına öğretmek ve bu suretle Kur’an Alfabesi olan eski yazının korunmasına hizmet etmektir. Latin harfleriyle Risale-i Nur’u tanıyıp seven ve ona talebe olmayı isteyenlerden beklenen de artık Kur’an harflerini öğrenerek Risale-i Nur’un İslam harfleriyle yazılan aslî nüshalarından istifade etmeleridir.

 

Nur Talebeleri’nden Zübeyir Gündüzalp’in Afyon Hapsinde iken yazdığı ve Hazret-i Üstad’ın Risale-i Nur’a dahil ettiği şu satırlar, Risale-i Nur’un bu konudaki mesleğini çok güzel tarif ediyor:

 

“Yeni harf ile teksir edilebilen Asâ-yı Musa eserini okuyan gençler, Kur'an harfleri ile yazılmış mütebâki (diğer) eserleri de okuyabilmek için kısa bir zamanda o yazıyı da öğreniyorlar. Bu şekilde birçok ilimlerin öğrenilmesine engel olan ve dinden imandan çıkarmak için te'lif edilen eserleri okumağa mecbur eden Kur'an hattını bilmemek gibi büyük bir seddi de yıkmış oluyorlar.”[10]

 

Yine Zübeyir Ağabey’in Afyon’daki şu ifadeleri Nur Talebeleri’nin Risaleleri yazmak için nasıl bir kararlılık taşıdıklarını göstermektedir:

“Eğer komünistler mürekkep ve kâğıdı yok etmek imkânını da bulsalar, benim gibi birçok gençler ve büyükler fedai olup hakikat hazinesi olan Risale-i Nur'un neşri için, mümkün olsa derimizi kâğıt, kanımızı mürekkep yaptıracağız.”[11]

 

Tarihçe-i Hayat’ta yer alan şu ifadeler ise, Hazret-i Üstad’ın risaleleri el ile yazdırmaktaki tek maksadının yalnız risalelerin çoğaltılması olmadığını; bunun yanında Kur’an yazısını korumak gayreti içinde olduğunu da çok açık ifade ediyor:

“Böyle ağır şartlar içerisinde Risale-i Nuru Hazret-i Üstadımız inayet-i İlâhiye ile te'lif edip, ekserisini Kur'an harfleriyle ve el yazısıyla neşretmiştir. Böylelikle -aynı zamanda- Kur'an hattını da muhafaza etmiş ve yüz binlerle Müslüman Türk Gençleri Risale-i Nuru okuyabilmek için mukaddes kitabımız olan Kur'anın yazısını öğrenmek nimet ve şerefine nail olmuşlardır.”[12]

Netice olarak bazı kimselerin, “Risaleler artık matbaalarda basılıyor. Artık yazılmasına gerek kalmadı.” demeleri doğru bir söz olmaz. Çünkü matbaalarda basılanlar Latincedir, Kur’an harfi değil. Sadece onları okumakla kimse Kur’an yazısını ne okumayı, ne de yazmayı öğrenebilir. Nur Talebelerinin Kur’an yazısına hizmet ederek, hem okumasını hem yazmasını öğrenmek ve unutulmaktan korumak ve bilenlerin çoğalması için çaba sarf etmek aslî bir vazifeleridir. Bu vazifenin yerine gelmesi için de Risaleleri bilfiil elleriye yazmaya devam etmeleri gerekmektedir.

 



[1] Hazret-i Üstad bu niyetini,  o yıllarda yazdığı ve Kur’an’daki harflerinin harikalarını anlatan “Rumuzat-ı  Semaniye Risalesi’nde” şöyle izah eder: “Suâl: En mühim hakaik-i Kur'âniye ve imâni’ye ile meşgul olduğun halde neden onu muvakkaten bırakıp en ziyade manadan uzak olan huruf-ı hecaiyenin (tek tek harflerin) adedlerinden bahs ediyorsun. Elcevab: Çünkü bu meşum (uğursuz) zamanda Kur'ânın bir temel taşı olan hurufuna (harflerine) hücum ediliyor, ve onların tebdiline (değiştirmeye) çalışıyorlar.” (Rumuzat-ı Semaniye, 7. Remiz)

[2] (25. Söz’de bahsidilen) Bu gaybdan haber veren âyetler, pekçok tefsirlerde izah edilmesinden ve eski harfle tab'etmek niyeti müellifine verdiği acelelik hatasından burada izahsız ve o kıymetdar hazineler kapalı kaldılar.” (25. Söz)

[3]  Üstad bu hadiseyi şöyle anlatır: “Bekir Efendi, Onuncu Söz'ü (eski harfle) tab'etti. İ'caz-ı Kur'ana dair Yirmibeşinci Söz'ü, yeni huruf (yeni harfler) çıkmadan tab'etmek için ona gönderdik. Onuncu Söz'ün matbaa fiatını gönderdiğimiz gibi, onu da göndereceğiz diye yazdık. Bekir Efendi, benim fakir halimi düşünüp matbaa fiatı dört yüz banknot kadar olduğunu mülahaza ederek ve kendi kesesinden vermek, belki Hoca razı olmaz diye onun nefsi onu aldattı. Tab'edilmedi. Hizmet-i Kur'aniyeye mühim bir zarar oldu.” (10. Lem’a, Şefkat Tokatları)

[4] Barla Lahikası

[5] Hüsrev efendi’nin devamlı hizmetinde bulunan kendi talebelerine daha sonraki yıllarda anlattığına göre, kendileri, “Üstad’ım, zamanla Latince baskının önü alınamayıp tamamen Latinceye geçilir mi?” tarzında endişelerini beyan etmesi üzerine Üstad Bediüzzaman: “Hazret-i Ali (ra)’dan sınırlı bir müddet için manevî alemde izin aldım” diye cevab vermiştir. Yukarıda geçtiği üzere bu müddet dolduğunda Hazret-i Üstad haber göndererek “Bu kadar yeter baskıyı durdurun” demiştir. Fakat maalesef bu emir gereği gibi anlaşılıp uygulanamadan Hazret-i Üstad ahirete irtihal etmiştir.

[6] Üstad zaruret mikdarı prensibini şöyle ifade eder: “Risale-i Nur'un bir vazifesi; huruf-u Kur'aniyeyi muhafaza olduğundan, yeni hurufa zaruret derecesinde inşâallah müsaade olur.” (Kastamonu Lahikası)

[7] “Tab' (matbaa baskısı) yoluyla işe girişilse, şimdi ekser halk yalnız yeni hurufu (harfleri) bildikleri için, en çok risaleleri yeni hurufla tab'etmek lâzım gelecek. Bu ise Risale-i Nur'un yeni hurufa bir fetvası olup, “şakirdleri de o kolay yazıyı tercih etmeğe sebeb olur.” (Emirdağ Lahikası)

[8] Tarihçe-i Hayat

[9] Kastamonu Lahikası

[10] 14. Şua, Afyon Mahkemesi Müdafaanamesi

[11] 14. Şua, Afyon Mahkemesi Müdafaanamesi

[12] Tarihçe-i Hayat. Aynı hikmeti, Hazret-i Üstad’ın şu cümleleri de açıkça gösteriyor: “Risale-i Nur kendi şakirdleri ile lâakal (en az) yüzer kalemle yüzer parça Risale-i Nur'un eczalarıyla ve intişar eden yirmi bin nüshasıyla lâakal yüz bin adamı Kur'an harfleri lehine (geçirmiştir).” (18. Lema)