Kategori Risale-i Nur’un Hususiyetleri Kategori

Ek Soru Soru

Risale-i Nur ve Teknoloji

 Risale-i Nur'un teknolojiye bakış açısı nedir.?

Cevap Cevap

Bediüzzaman Hazretleri küçüklüğünde din ilimleriyle birlikte müsbet ilimleri de tahsil etmiştir.  İnsan aklının fen ilimlerine, kalp ve vicdanının ise din ilimlerine muhtaç olduğunu sıklıkla dile getirmektedir. Hayatının bir gayesinin fen ve din ilimlerinin beraberce okutulabileceği bir üniversiteyi kurmak olduğunu görüyoruz. En büyük düşmanımızın cehalet, fakirlik ve ayrılıklar olduğunu, ilim ve fenle cehaleti, sanat ve marifetle fakirliği, birlik ile de ayrılıkları tedavi edebileceğimizi söylemektedir. Türkiye’de yüz sene önce üniversitelerin sayısını düşündüğümüzde Bediüzzaman Hazretleri'nin bu konudaki ileri görüşlülüğünü anlayabiliriz.

Hem Avrupa’yı iki şekilde değerlendirdiğini birinci kısmın fen ve sosyal alanlarda insanların hayatlarını kolaylaştıracak teknolojik gelişmelerle insanlığa hizmet eden bir Avrupa’nın olduğunu ve bunun Kur’anla barışık bulunduğunu, ikinci kısımda ise insanları gayr-i meşru eğlence ve zevklere attığını, gaflete düşürdüğünü, ahireti unutturduğunu bunun ise doğru olmadığını eserlerinde söylemektedir.

Bunlardan başka Kur’ân'da anlatılan peygamber kıssalarının teknolojik gelişmelerden bahsettiğini, bu konuda da peygamberlerin önder ve birer rehber olduğunu açıklayıcı bir risale telif etmiştir.

20.Söz olan Mu’cizat-ı Enbiya Risalesi'nde peygamberlerin manevi önder ve rehber olmalarıyla birlikte maddi ilerlemenin, teknik ve teknolojinin de üstatları ve rehberleri olduğunu beyan eder. Kuran’da bahsi geçen peygamber kıssalarının sadece birer hikaye değil bir çok hikmetleri olduğunu, bu hikmetlerden birinin de medeniyet harikaları diye tabir edilen teknolojik buluşlara işaret ettiğini anlatır.

“Beşerin san'at ve fen cihetindeki terakkiyatlarının (ilerlemelerinin) neticesi olan havarik-ı san'at(san’at harikaları) ve garaib-i fen olarak tayyare, elektrik, şimendifer(tren), telgraf gibi şeyler vücuda gelmiş ve beşerin hayat-ı maddiyesinde en büyük mevki almışlar. Elbette umum nev'-i beşere(insanlara) hitab eden Kur'an-ı Hakîm, şunları mühmel bırakmaz(ihmal etmez). Evet bırakmamış. İki cihet ile onlara da işaret etmiştir:

Birinci cihet: Mu'cizat-ı Enbiya(peygamberlerin mu’cizeleri) suretiyle...

İkinci kısım şudur ki: Bazı hâdisat-ı tarihiye(tarihi hadiseler) suretinde işaret eder.

İşte Kur'an-ı Hakîm; enbiyaları, insanın cemaatlerine terakkiyat-ı maneviye (ma’nevi ilerleme) cihetinde birer pişdar (öncü) ve imam gönderdiği gibi; yine insanların terakkiyat-ı maddiye (maddi ilerlemeler) suretinde dahi o enbiyanın her birisinin eline bazı harikalar verip yine o insanlara birer ustabaşı ve üstat etmiştir. Onlara mutlak olarak ittibaa (uymaya) emrediyor. İşte enbiyaların manevî kemalatını bahsetmekle insanları onlardan istifadeye teşvik ettiği gibi, mucizatlarından bahis dahi; onların nazirelerine (benzerlerine) yetişmeye ve taklitlerini yapmaya bir teşviki işmam ediyor (koklatıyor ve hissettiriyor). Hatta denilebilir ki: Manevî kemalât gibi maddî kemalâtı ve hârikaları dahi en evvel mucize eli nev'-i beşere hediye etmiştir. İşte Hazret-i Nuh'un (Aleyhisselâm) bir mucizesi olan sefine (gemi) ve Hazret-i Yusuf'un (Aleyhisselâm) bir mucizesi olan saati en evvel beşere hediye eden, dest-i mucizedir (mucize elidir). Bu hakikate latif bir işarettir ki: Sanatkârların ekseri, her bir sanatta birer peygamberi pîr ittihaz ediyor. Meselâ gemiciler Hazret-i Nuh'u (Aleyhisselâm), saatçiler Hazret-i Yusuf'u (Aleyhisselâm), terziler Hazret-i İdris'i (Aleyhisselâm).

Meselâ: Hazret-i Süleyman Aleyhisselâm'ın bir mucizesi olarak teshir-i havayı(havanın emre boyun eğmesi) beyan eden: وَ لِسُلَيْمنَ الرِّيحَ غُدُوُّهَا شَهْرٌ وَرَوَاحُهَا شَهْرٌ âyeti; "Hazret-i Süleyman, bir günde havada tayeran (uçmak) ile iki aylık bir mesafeyi kat' etmiştir" der. İşte bunda işaret ediyor ki: Beşere yol açıktır ki, havada böyle bir mesafeyi kat’ etsin. Öyle ise ey beşer! Madem sana yol açıktır. Bu mertebeye yetiş ve yanaş. Cenab-ı Hak, şu âyetin lisanıyla manen diyor: "Ey insan! Bir abdim (kulum), heva-i nefsini (nefsani arzularını) terk ettiği için havaya bindirdim. Siz de nefsin tenbelliğini bırakıp bazı kavanin-i âdetimden (tabiat kanunlarından) güzelce istifade etseniz, siz de binebilirsiniz...” (20. Söz)    

İnsanlar medeniyetin gelişmesi ve teknoloji için çalışırken harama girmeden; helal dairesinde çalışmalı. İbadetlerini aksatmadan kulluğunu yaparak sürdürmelidir.

İkincisi: Medeniyet harikaları olan bu teknolojik buluşlar ve gelişmeler birer nimettir. Nimetler şükür ister. Şükür ise Cenabı Hakk’ın emir ve yasaklarına uyarak insanlara faydalı olacak şekilde helal dairesinde kullanılmasıdır. Çünkü nimetler hem iyiye hem de kötüye kullanılabilir. Mesela radyo, televizyon, internet gibi buluşlar birer nimettir. Bu nimetler insanlığın faydası için kullanılmalıdır. O zaman nimete karşı bir şükür olur.

Buna dair Şualar isimli eserde de şöyle bir ifade geçiyor:

“Cenab-ı Hakk'ın büyük nimetleri olan tayyare ve şimendifer ve radyoyu, büyük şükür ile mukabele lâzım iken; beşer şükür etmedi, tayyarelerle başlarına bombalar yağdı. Ve radyo öyle büyük bir nimet-i İlahiyedir ki ona mukabil şükür ise, o radyo milyonlar dilli bir küllî hâfız-ı Kur'an olup zemin yüzündeki bütün insanlara Kur'anı dinlettirsin.”