Kategori Muhtelif Kategori

Ek Soru Soru

Ömür Vermek

İslam alimlerinin, birbirlerine ömürlerinin kalanını vermesi nasıl gerçekleşiyor. Sahabeler zamanında böyle bir hadise olmuş mu?

Cevap Cevap

Ömründen bağışlama hakkında Tirmizi'de şöyle bir sahih hadis yer alır:

"Ebû Hüreyre (r.a.)’den rivâyete göre, Rasûlullah (s.a.v.), şöyle buyurdu: “Allah, Adem’i yarattığında onun sırtını sıvazladı ve kıyamete kadar yaratacağı her canlı ondan küçük parçalar halinde bir kenara döküldü bunlardan her insanın iki gözü arasında bir parıltı yarattı sonra onları Adem’e sundu.” Bunun üzerine Adem dedi ki: “Ey Rabbim! Bunlar kimdir?” Allah: “Bunlar senin zürriyetindendir” buyurdu. İçlerinden bir adam gördü ve onun gözleri arasındaki nurun parıltısı hoşuna gitti ve “Ey Rabbim bu kimdir?” dedi. Allah: “Bu senin zürriyetinden gelen son ümmetlerden bir kişidir ki adı Dâvûd’tur.” Adem: “Rabbim onun ömrü ne kadardır” dedi. Allah “Altmış sene” buyurdu. Adem: “Benim ömrümden ona kırk yıl ilave et” dedi.

Adem’in ömrü dolunca ölüm meleği kendisine geldi. Adem: “Daha kırk yıllık ömrüm yok mudur?” dedi. Ölüm meleği: “Bu kırk yılı oğullarından Dâvûd’a vermedin mi?” diye karşılık verdi.

Rasûlullah (s.a.v.) şöyle devam etti: “Adem bu durumu inkar etti, zürriyeti de inkar etmektedir. Adem’e unutturuldu bu yüzden zürriyeti de unutmaktadır. Adem yanıldı zürriyeti de yanılmaktadır.” (Tirmizî, Tefsir, Araf Suresi)

Ömür vermek, Allahu Teala'nın lütfu ile ve ömür vermek için yapılan samimi duanın kabulü ile gerçekleşiyor.

Burada asıl problem ecel ya da kader değişr mi sualidir. Bu suale cevap olarak daha evvel verilen bir cevabımız şöyledir:

Allahu Teala Hazretleri, iradesinin her şeyin üzerinde olduğunu nazara vermek için bazı nadir hadiselerle de olsa Levh-i Mahfuz’da yazılı olan kaderin dışında icraatlarda de bulunur. Yani onun iradesini Levh-i Mahfuz dahi bağlayamaz. Yapacağı her şeyin orada yazılmış olması, bunları iradesiz olarak yapıyor olması manasına gelmez.

Bediüzzaman Hazretleri, bu konuya temas ettiği Rumuzat-ı Semaniye isimli eserinde şu açıklamaları yapar:

“Levh-i Mahfuz'un hadisat-ı zamâniye (zamana bağlı hadiseler) dairesinde bir nüshası olan ve “Levh-i mahv ve isbat” tabir edilen kâbil-i tebdil (değişebilir) bir sahife-i kaderiye (kader sayfası) vardır ki; bazı esbabla (sebeblerle) değiştirilebilir.

Nasıl ki hadis-i sahihde varid olmuşki [Bazen bela nazil olur. Karşısına sadaka gibi bir hasane-i mühimme çıkar. Mukabele eder. Bela ref' olur. O kader dahi tahavvül eder (değişir).] Hatta ecel-i mübremden (değişmez ecel) ayrı olan ecel-i muallak (şarta bağlı ecel) geldiği halde bir vesile ile teehür edildiğini (ertelendiğini) bir kısım ehl-i tahkik hükmetmişler.

Hatta Gavs-ı Geylani[ks] birisinin ecel-i mübremi husussunda meşiet-i İlahiyeden (Allah’ın iradesinden) istimdat ve niyaz etmesiyle teehürüne vesile olduğunu ehl-i keşf haber vermişler.

İşte bu sırrın bir sırrı ve gaybın sırrı resüllerden başkasına açılmadığının bir hikmeti şudur ki; ta herkes her vakit her şey için Cenab-ı Hakka müracaatında mecburiyetini hissedip iltica etsin. İstesin yalvarsın. Eğer kat'iyetle kendine veya başkasının başına geleni bilse ne yalvarır ne rica eder. Ne de iltica eder. Herkesin muhtac olduğu güneşin çıkması gibi adi görür, Allah'ı unutur.”

Özetle anlatılan şudur: Allah’ın dilemesi her şeyin üstündedir. Faraza kaderde yazıyor bile olsa Allah değiştirebilir. Öyle ise ona yalvarıp dua etmenin önünde hiçbir engel olamaz.

Yalnız burada, kader defterinin değişmesi ile Allah’ın ilminin değişmezliğini karıştırmamak gerekir. Allah’ın ilmi hiçbir şekilde değişmez. O zatı ve sıfatları ile değişmekten münezzehtir.

Sahabeler zamanında böyle bir hadise olduğuna dair bir bilgi yok. Fakat Bediüzzaman Hazretleri, ehli hakikat arasında ömür vermenin mazide olduğunu söyler.

Denizli'de birlikte hapis yatarlarken Üstad'a ve talebelerine zehir verilmesi üzerine vefat eden Hâfız Ali için kendi yerine vefat ettiğini anlattığı yerde şunları söyler:

"Ben merhum Hâfız Ali'yi unutamıyorum. Onun acısı beni çok sarsıyor. Eski zamanlarda bazan böyle fedakâr zâtlar, kendi dostu yerine ölüyorlardı. Zannederim, o merhum benim yerimde gitti." (13. Şua)

Aynı şekilde, yazdığı bir şiirinde, "Nezrim bu ki, canım sana kurban olacak" diyen Hasan Fayzi isimli talebesinin de kendi yerine hasta olduğunu ve vefat ettiğini şöyle anlatır:

"Hâfız Ali benim bedelime birkaç emare ile berzaha gittiği gibi, bu Hasan Feyzi de aynı hastalığım zamanında, aynı vakitte, aynı müddette, aynı tarzda, aynı sıkıntılı dışarıya çıkmamakta tevafuku, kuvvetli bir emaredir ki; bana çok acıyan ve şefkat eden o kardeşimiz, manen hastalığımı kısmen kendine aldı." (Emirdağ Lahikası)

"Size bundan evvel yazdığım mektubdaki şiddetli hiddetim ve dimağımdaki perişaniyet, şimdi tahakkuk etti ki, o kahraman kardeşimizin vefatı gününden başlamış. Hattâ o tesir, ihtiyarımı selbetmişti. Öleceğim diye hizmetçiye vasiyetimi söyledim. Demek ikinci bir ruhum hükmünde, Hasan Feyzi benim bedelime ölmüş ve ölüyor." (Emirdağ Lahikası)