Kategori Risale-i Nur Mütalaası Kategori

Ek Soru Soru

Nur Unsuru - İlim ve Hikmeti Arşı

28. Lem'a'da, Zât-ı Zülcelâl'in dünyadaki mahlûkātın tedbîrine medâr dört arş-ı İlâhîsi var. Üçüncüsü ilim ve hikmet arşıdır ki; nûr unsurudur denilmektedir. Burayı misalle izah edebilir misiniz?

Cevap Cevap

Nur kelimesi çok şeylere kullanılır. Işık, iman, melaikenin yaratıldığı latif madde, hatta Cenab-ı Allah’ın bir ismi Nur’dur. İmam-ı Gazalî Hazretleri, Mişkâtü’l Envâr isimli eserinde bütün bu nur çeşitlerini sayar ve hepsinin ortak özelliğinin ‘Kendisi görünen ve başka şeyleri de görünür kılan’ olmak olduğunu beyan eder. Bu cihetle hakiki nurun Nur-ul Envâr (nurların nuru) olan Cenâb-ı Allah olduğunu belirtir.

Nurun, böyle çok şeylere kullanılan bir grub adı olması sebebiyle bazen ne kasdedildiği karışabilmektedir.

Üstad Hazretlerinin buradaki nur unsurundan muradı, maddi dört unsurdan biri olan ışık unsurudur. Söz konusu yerde Üstad, nurun ilim ve hikmete nasıl mahzar olduğunu açıklamamış.

Ancak yine de önceki unsurlara yaptığı izahlara kıyasla bir şeyler söylenebilir: Işığın kendi yapısına baktığımızda, ışığın yayılmasının hem parçacık, hem de dalga modeliyle yayıldığını görüyoruz. Burada fizik âlimlerini şaşırtan bir ilim ve hikmet söz konusudur. Çünkü mesela ses, dalgalarla yayılır. Suya atılan bir taşın dalgaları gibi. Yağmur damlaları ise yeryüzüne parçacıklar halinde ve bir hat boyunca iner. Işık ise bu iki hâli birde gösterir.

Hem kibrit başı kadar küçük bir ışık kaynağı koca bir odayı ışıkla doldurması da bir ilim ve hikmet tecellisidir.

Ayrıca bütün varlıkların görünmesi ve suretlerin oluşması ışık sayesindedir. Işık olmasa hiçbir şeyin rengi ve sureti görünmez.

İşte ışığa dair yukarıda geçen üç hârika  vaziyet ışığın yer yüzünde ilim ve hikmetin en büyük tecelli merkezi olması manasını gerektirmiş ve bu yüzden ışık unsuruna ilim ve hikmet arşı denmiş olabilir. Her şeyin en doğrusunu Allah bilir.

Üstad Hazretleri Nur Âlemi’nin Bir Anahtarı isimli risalesinde nur unsurunu maddî ve manevî nur unsuru olarak ikiye ayırmış ve şu izahları yapmıştır:

“Evet nur ve nâr unsuru toprak, hava ve ma' unsurları gibi gayet kat'î ve bedihî ve zarurî bir surette o nümunelerle gösteriyor ki: Bütün esbab yalnız bir perdedir. Bütün icadlar ve tesirler, Zât-ı Kadîr-i Zülcelal'indir. Çünki nur, aynen vücud ve hayat gibi, kudret-i İlahiyenin perdesiz bizzât mübaşeretine lâyık olmasından, esbab-ı zahirî hiçbir cihette perde olmadığından, vâhidiyet içinde ehadiyeti gösterir. Gayet cüz'î ve küçük bir vazifede, küllî ve geniş bir delil-i ehadiyete işaret eder ki, "Hüve Nüktesi" haşiyeleriyle bunu gayet kısaca isbat ediyor. İşte milyarlar nümunelerinden iki küçük nümunesinden:

Birisi: Manevî nurun -ilim suretinde- beşerin kafasında cilvesinin bir cüz'îsi, tırnak kadar kuvve-i hâfızaya mâlik bir adamın kafasında, doksan kitabın kelimatı yazılmış. Ve üç ayda, her günde üç saat meşgul olarak, hâfızasının sahifesinin yalnız o kısmını ancak tamam edebilmiş. Aynı adam, seksen sene ömründe gördüğü ve işittiği ve merakını tahrik eden ve ona hoş gelen manaları ve kelimeleri ve suretleri ve savtları o tırnak kadar kuvve-i hâfızanın sahifesinde istediği vakitte müracaat edip bir büyük kütübhane kadar bütün mahfuzatının aynı şeylerini orada bütün istediklerini mevcud ve muntazam yazılmış ve dizilmiş görüyor.

İşte bu tırnak kadar kuvve-i hâfızanın, bahr-ı umman gibi bir vüs'ati ve güneş gibi bir ihatalı nuru ve bir ziya-i manevîsi ve zemin yüzü kadar geniş sahifeleri olmazsa bu hal olamaz. Bu ise yüzbinler derece muhal muhal içinde ve imkânsız olduğundan; elbette ve elbette bu küçücük tırnak kadar hâfıza; Levh-i Mahfuz, bir sahife-i kader ve kudreti olan Alîm-i Mutlak'ın ilim ve hikmet ve kudreti ile, o Levh-i Mahfuz'un bir nümunesini beşerin kafasında halk eylemesine kudsî bir şehadet eder.

İkinci, cüz'î ve küçücük bir nümunesi: Elektriktir (elektrik lambasıdır). Bir adam, elektrik lâmbasının acib vaziyetini tedkik etmiş. Bakıyor ki, yüzer düğmelerdeki ve merkezlerdeki ve demir ve ip tellerindeki zerreler ve maddeler camid, şuursuz, hareketsiz oldukları halde yalnız gayet cüz'î bir temas neticesinde, on kilometre yeri dolduran karanlık derhal gider ve yerini yarım saniyede dolduran bir nur vücuda gelir. Bu gözle görünen karanlığın birden kaybolması ve yine gözle görünen o zulmet kadar nurun vücuda gelmesi elbette bir hayal değil, ya o temas eden camid, şuursuz zerreler, hadsiz bir kuvveti ve bir nuru kendilerinde taşımakla beraber; birden yüz kilometre yerlere elini uzatıp, karanlığı süpürüp, temizleyip nurları dolduracak. Bu ise bütün şeytanlar ve dinsizler, maddiyyunlar toplansalar; bunu bir sofestaîye de kabul ettiremezler. Veyahut bütün kâinata hükmü geçen ve bütün nurlar, onun Nur isminden feyiz alan ve Nur-un Nur ve Hâlık-un Nur ve Müdebbir-un Nur olan Kadîr-i Zülcelal'in ve Allâm-ül Guyub'un ve Alîm-i Mutlak'ın kudreti ile ve hikmeti ile olacak. İşte bu iki nümuneye kıyasen hadsiz nümuneler var."







 

 
Yorum Yap
Yorum Gönder
Gönder