Kategori Risale-i Nur Kategori Risale-i Nur Mütalaası Kategori Sahabe ve Âli Beyt Kategori

Ek Soru Soru

Mercuh Racihe Tereccuh Edebilir

'Mercuh racihe tereccuh edebilir' ne demektir?

Cevap Cevap

Mercuh: İkinci derecede kalan şey, iki tercih arasında geride kalan.

 Râcih: üstün olan, tercih edilen, daha kıymetli ve faziletli olan.

Bu cümlenin izahı ise şu şekildedir: Normalde üstün olan Racih iken yani normal durum bu iken, bazen mercuh öne geçer tercih edilir. Bu durum bazı hususi meselelerde olmaktadır.

 Bazı şeyler genelde üstün değildir. Ancak hususi durum olunca üstün olabilirler. Mesela genelde kurşun kalemler(mercuh) tükenmez kalemlerden(râcih) daha değersizdir. Ancak bir sınav söz konusu olsa (üniversite giriş sınavı gibi) kurşun kalem(mercuh) bu hususi durumda tercih sebebi olur. Yani tükenmez kalemden(râcih) üstün olur.

Bu misalleri çoğaltmak mümkündür: mesela bir âlim ile bir inşaat işçisini mukayese etsek, birçok özellikte âlim üstün gelir. Ama inşaat işinde işçi üstün gelir.  Bu durum o işçinin üstün olduğu anlamına gelmez. Fakat inşaat işinde üstündür denir.

Üstad hazretleri bunu diğer insanlarla Sahabe-i Kiram efendilerimiz arasında bir mukayese ölçüsü olarak kullanmaktadır. Ehlisünnet olan ehli hakka göre peygamberlerden sonra en üstün insanlar sahabelerdir. Bu genel kaidenin istisna durumları vardır. Buda hususi bazı durumlardadır. Mesela bazı âlimler ilim noktasında bir kısım sahabeden daha bilgili olabilir. Bu durum o âlimi sadece o noktada üstün kılar. Misal olarak İmam-ı Şafii veya İmam-ı Azam ilim noktasında birçok sahabeden üstündür. Hem mesela  Abdülkadir Geylani hazretleri birçok sahabeden daha çok keramet göstermiştir. Bu durum sadece bu mevzulara hastır. Yoksa genel itibariyle gene sahabeler daha üstündür.  Çünkü İslam’ın tesisinde ilk sırayı sahabeler aldığından bütün ümmetin kazandığı sevaptan hisseleri vardır. Dolayısıyla genele vurduğumuzda gene sahabeler üstün gelirler.

Üstad hazretleri bunu şu şekilde izah etmektedir:

Enbiyâdan sonra nev‘-i beşerin en efdali Sahâbe olduğu, Ehl-i Sünnet ve Cemâatin icmâı bir huccet-i kātıadır ki, o rivâyetlerin sahîh kısmı, fazîlet-i cüz’iye hakkındadır. Çünki cüz’î fazîlette ve hususî bir kemâlde, mercûh râcihe tereccüh edebilir. Yoksa Sûre-i Feth’in âhirinde sitâyişkârâne tavsîfât-ı Rabbâniyeye mazhar ve Tevrat ve İncil ve Kur’ân’ın medh ü senâsına mazhar olan Sahâbelere, fazîlet-i külliye nokta-i nazarında yetişilemez....

Sohbet-i Nebeviye öyle bir iksîrdir ki, bir dakikada ona mazhar bir zât, senelerle seyr ü sülûke mukābil hakîkatin envârına mazhar olur. Çünki sohbette insibâğ ve in‘ikâs vardır. Ma‘lûmdur ki, in‘ikâs ve tebeiyetle, o nûr-u a‘zam-ı nübüvvetle beraber en azîm bir merte­beye çıkabilir. Nasıl ki bir sultanın hizmetkârı onun tebeiyetiyle öyle bir mevki‘ye çıkar ki, bir şâh çıkamaz. İşte şu sırdandır ki, en büyük veliler Sahâbe derecesine çıkamıyorlar. Hatta Celâleddîn-i Süyûtî gibi, uyanık iken çok def‘a sohbet-i Nebeviyeye mazhar olan veliler, Resûl-ü Ekrem (asm) ile yakazaten görüşseler ve şu âlemde sohbetine müşerref olsalar, yine Sahâbe’ye yetişemiyorlar. Çünki Sahâbelerin sohbeti, nübüvvet-i Ahmediye (asm) nûruyla, yani Nebî olarak onunla sohbet ediyorlar. Evliyâlar ise, vefât-ı Nebevîden sonra Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ı görmeleri, velâyet-i Ahme­diye (asm) nûruyla sohbettir. Demek Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın onların nazarlarına temessül ve tezâhür etmesi, velâyet-i Ahmediye (asm) cihetindedir. Nübüvvet i‘tibâriyle değildir.

Madem öyledir; nübüvvet derecesi velâyet derecesinden ne kadar yüksek ise, o iki sohbet de o derece tefâvüt etmek lâzım gelir. Sohbet-i Nebeviye ne derece bir iksîr-i nûrânî olduğu bununla anlaşılır ki, bir bedevî adam kızını sağ

olarak defnedecek bir kasâvet-i vahşiyânede bulunduğu halde, gelip bir saat sohbet-i Nebeviyeye müşerref olur, daha karıncaya ayağını basmaz derecede bir şefkat-i rahîmâneyi kesb ederdi. Hem câhil, vahşi bir adam, bir gün sohbet-i Nebeviyeye mazhar olur, sonra Çin ve Hind gibi memleketlere giderdi. Mütemeddin kavimlere muallim-i hakāik ve rehber-i kemâlât olurdu. (27. Sözün Zeyli)