Kategori Kur’an’ın Kıymet ve Ehemmiyeti Kategori

Ek Soru Soru

Kuran ve Felsefe

İnsanların Kur'an'a mı yoksa felsefeye mi daha muhtaç olduğunu nasıl anlayabiliriz?

Cevap Cevap

Bunun için her ikisini temel bazı noktalardan kıyaslamamız gerekir. Kur’an ve felsefenin kâinata bakışlarını, yetiştirdiği insanları ve toplum hayatındaki esaslarını ele alıp bu üç noktadan karşılaştırdığımızda arada çok büyük ve önemli farklar olduğunu görürüz.  

a- Kâinata bakışlarındaki fark:
Şu kâinat kitabının en yüce bir tefsiri ve en belağatli bir tercümanı olan Kur'an-ı Hakîm, şu kâinata ve içindeki tüm varlıklara”mana-yı harfî” nazarıyla bakar, yani onlara Yaratıcıları hesabına bakar, onu tanıtmaya vesile kılar. “Ne kadar güzel yapılmış, ne kadar güzel bir surette sanatkârları olan Allah’ın güzelliğine delalet ediyor” der. Ve bununla kâinatın hakikî güzelliğini gösterir.

Felsefe ise; yalnız dış görünüşlerine ve kendi aralarındaki ilişkilere dalmış ve sersemleşmiş, hakikatin yolunu şaşırmıştır. Şu kâinat kitabının harfleri hükmünde olan mahluklara “mana-yı harfî” ile, yani Allah hesabına bakmak lâzım gelirken; öyle yapmayıp “mana-yı ismî” ile, yani kendileri hesabına bakar, öyle bahseder. “Ne güzel yapılmış” yerine, “Ne güzeldir” der, çirkinleştirir. Bununla kâinatı Allah’ın sanatı olmaktan gelen yüksek mertebelerinden indirip tahkir eder ve kendisinden şikâyetçi eder. Evet dinsiz felsefe, hakikatsiz bir safsatadır ve kâinata bir tahkirdir.

b- Yetiştirdiği insanların farkı:
Şimdi her iki hikmetin yetiştirdiği talebelerine bakalım. Evet, felsefenin hakiki bir öğrencisi, kibriyle adeta bir firavundur. Fakat menfaati için en değersiz şeye tapan zelil bir firavundur. Her menfaatli şeyi kendine “Rab” tanır. Hem o dinsiz talebe, hakka karşı inatla direnir, fakat bir lezzet için pek çok zilleti kabul eden miskin bir inatçıdır. Basit bir menfaat için Şeytan gibi şahısların, ayağını öpecek kadar zillete düşen alçak bir inatçıdır. Hem o dinsiz talebe, cebbar ve guruludur. Fakat kalbinde dayanacağı manevî bir kuvvet bulunmadığı için gayet âciz cebbar bir riyâkârdır. Hem o talebe, menfaatperest ve kendi menfaatini düşünen biridir ki; bütün gaye ve hedefi, nefsânî arzularını tatmin etmektir. Bunu temin etmek için, şahsî menfaatlerini bazı millî menfaatler içinde arayan hileci, bencil bir kimsedir.

Fakat Kur'anın hikmetiyle yetişen hâlis bir talebe ise; Allah’a gerçek bir kuldur. Fakat en büyük mahlûkata da ibadete tenezzül etmez. Hem cennet gibi en büyük bir menfaati, Allah için olan ibadetine gaye olarak kabul etmeyen şerefi yüksek bir kuldur. Hem onun hakikî talebesi mütevazi, halim selim ve yumuşak huyludur. Fakat yaratıcısından başka, onun izni dışında alçalmaya asla tenezzül etmez. Hem Allah’a karşı fakirlik ve zayıflığını bilir. Fakat onun kerem sahibi Rabbi’nin, ona hazırladığı ahretteki servetiyle zengindir ve başkalarına karşı müstağnidir. Efendisinin nihayetsiz kudretine dayandığı için güçlüdür. Hem yalnız Allah rızası için, fazilet için amel eder, çalışır. İşte Kur’an ile felsefenin verdiği terbiye, iki talebenin kıyaslanmasıyla böylece anlaşılır.

c- Toplumdaki esaslarının farkları:
Şimdi de her iki hikmetin toplum hayatına verdiği terbiyelere bakıyoruz:
Felsefe hikmeti, toplum hayatında dayanak noktası olarak “kuvveti” kabul eder. Kur'an’ın hikmeti ise, dayanak noktası olarak “hakk”ı kabul eder.
Felsefenin hedefi, “menfaat”tir. Kur’an’ın hedefi ise, “fazilet ve rıza-yı İlahî”dir.
Felsefenin hayat düsturu “cidal”dir. Kur’an ise hayatta, “yardımlaşma düsturu”nu esas tutar.
Felsefe toplumdaki cemaatleri birbirine bağlamak için, “ırkçılık ve menfî milliyeti” esas yapar. Kur’an ise insanları birbirine “din ve vatan” bağları ile bağlar.  
Felsefenin Gayesi, “nefsanî arzuları tatmin ve insanın ihtiyaçlarını artırmaktır. Kur’an gayesi ise nefsanî arzuların taşkınlıklarına sed çekip, ruhu yüksek ahlaklara yönlendirmek, insanı hakiki insan etmektir.
Şimdi de bu esasların doğurduğu neticelere bakalım:
Kuvvetin gereği, tecavüzdür. Hakkın gereği, ittifaktır.
Menfaatin gereği her arzuya kâfi gelmediğinden üstünde boğuşmaktır. Faziletin gereği dayanışmadır.
Cidal düsturunun gereği çarpışmaktır. Yardımlaşma düsturunun gereği, birbirinin imdadına koşmaktır.
Irkçılığın gereği başkasını yutmakla beslenmek olduğundan tecavüzdür. Dinin gereği kardeşliktir, birliktir.
Nefsi gemleyip bağlamak ve ruhu serbest bırakmanın neticesi ise, iki dünyada saadete kavuşmaktır.
İşte felsefe hikmeti bu düsturlarıyla insanlığın saadetini mahvetmiştir. İki dünya savaşı ve sömürgecilik tarihi buna açık şahiddir. Kur’an ise bu merhamet ve adalete dayanan düsturlarıyla asırlar boyunca İslam Dünyası’nı adalet, saadet ve fazilet üzere yönetmiştir. İslam’ın yeryüzüne hâkim olduğu parlak asırlar buna katî delildir.

İşte Kur’an ve felsefe hikmetlerinin kâinata bakış açılarını, yetiştirdiği insanları, toplumlara koydukları esasları kıyasladığımızda aralarında görünen bu büyük fark Kur’an’ın Allah kelâmı olduğunu ve insanlığı iki dünyada da saadete sevk edecek yegâne reçetenin Kur’an olduğunu çok açık bir şekilde ispat eder.