Kategori Hz. Muhammed (S.A.V.) Kategori Muhtelif Kategori Risale-i Nur Mütalaası Kategori

Ek Soru Soru

Keyfiyeten ve İnsaniyeten Yarısı

"Bin üç yüz sene zarfında nev‘-i beşerin kemiyeten beşten birisini ve keyfiyeten ve insaniyeten yarısını arkasına alıp"  ifadesindeki "keyfiyeten ve insaniyeten yarısını" kısmını açıklayabilir misiniz?

Cevap Cevap

Hem hiç bir cihet-i imkânı var mı ve hiç akıl kabul eder mi ki, bütün masnuatıyla kendini tanıttırana ve sevdirene ve teşekküratı fiilen ve halen isteyene mukabil, kâinatı velveleye veren hakikat-i Kur’âniye ile Zülcelâl o San’atkârı ekmel bir tarzda tanıyıp ve tanıttırıp ve sevip ve sevdirip ve teşekkür edip ve ettirip ve Sübhânellah, Elhamdü lillâh, Allahu ekber’lerle küre-i arzı semavata işittirecek derecede konuşturup ve kara ve denizleri cezbeye getirecek bir vaziyetle, bin üç yüz sene zarfında nev-i beşerin kemiyeten beşten birisini ve keyfiyeten ve insaniyeten yarısını arkasına alıp o Hâlıkın bütün tezahürat-ı rububiyetine geniş ve küllî bir ubudiyetle mukabele eden ve bütün makasıd-ı İlâhiyesine karşı Kur’ân’ın sûreleriyle kâinata ve asırlara bağıran, ders veren, dellâllık eden ve nev-i insanın şerefini ve kıymetini ve vazifesini gösteren ve bin mu’cizâtıyla tasdik edilen Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm, en müntehap mahlûku ve en mükemmel elçisi ve en büyük resûlü olmasın?.. Hâşâ ve kellâ, yüz bin defa hâşâ!..

Demek, Eşhedû en lâ ilâhe illâllah hakikati, bütün hüccetleriyle ve eşhedû enne Muhammede’r-Resulullah hakikatini ispat eder. [1]

 

Burada geçen “bin üç yüz sene zarfında nev-i beşerin kemiyeten beşten birisini” ifadesinde yeryüzündeki toplam nufüsunun beşte birini oluşturan, şu anda da yaklaşık 1,57 milyarı teşkil eden Müslüman nüfusu[2] kastedilmektedir.

Sizin de özelikle sormuş olduğunuz “keyfiyeten ve insaniyeten yarısını arkasına alıp” ifadesinde yeryüzünde hakimiyet noktasında müslüman devletlerin uzun yıllar dünyanın yarısına hakim olmaları kastedilmektedir. Nitekim 700’lü yıllarda bile İslam Dünyasının sınırları batıda Fransaya kadar uzanmıştır.

[3]

 

İspanyada 800 yıl hüküm süren Emevi devleti, ardından Abbasiler ve Osmanlı Devletinin Fetih ve Hakimiyet alanları incelendiğinde Dünyanın yarısına İslamiyetin uzun bir dönem hakim olduğu görülecektir.

 

[4]

Şu anda da dünyanın birçok yerinde Müslüman nüfusunun bulunduğu ve İslami hakikatlerin hızla yayıldığı görülmektedir. Bu yayılma, maddi saltanat ile beraber manevi yönden de İslam hakikatlerinin yayılması, manevi saltanatı da beraberinde getirmiştir

İslamiyetin içerisinde barındırdığı birçok hakikatler, Dünyanın neredeyse tamamında Müslüman olmayan toplumları da etkilemiş ve toplumsal asayişi ve huzuru sağlamda onlara yol gösterici olmuştur. Örneğin XII. yüzyılda Sicilya Adası’nda etkin olan İslam Hukukundaki bazı kısımların İngiliz Hukuku’na girmesi ve bunların nereden geldiğine dair yapılan araştırmalar sonucu İslam Hukuku’nun, İngiliz Hukuku’na bir tesiri olduğu görülmektedir.[5]

 

Risale-i Nurda bu konu ile alakalı ilgili kısımlar aşağıda belitilmiştir;

 

…müddet-i hayatında ciddî harekâtıyla Hakkın kanunlarını benî Adem’e ders veren ve samimi ef’âliyle hakikatin düsturlarını beşere tâlim eden ve hâlis ve mâkul akvâliyle istikàmetin ve saadetin usûllerini gösteren ve tesis eden ve bütün tarihçe-i hayatının şehâdetiyle Allah’ın azabından çok havf eden ve herkesten ziyâde Allah’ı bilen ve bildiren ve nev-i beşerin beşten birisine ve küre-i arzın yarısına bin üç yüz elli sene kemâl-i haşmet ile kumandanlık eden ve cihânı velveleye veren ve şöhretşiâr şuûnâtıyla nev-i beşerin belki kâinatın elhak medâr-ı fahrı olan bir zâtı…[6]

 

Zaman-ı Âdem’den şimdiye kadar hiçbir tarih, onun gibi bir ferdi gösteremiyor ve gösteremez. Zira, o zat, küre-i arzın yarısını ve nev-i beşerin beşten birisini saltanat-ı mâneviyesi altına alarak, bin üç yüz elli sene kemâl-i haşmetle saltanat-ı mâneviyesini devam ettirip, bütün ehl-i kemâle, bütün envâ-ı hakaikte bir üstâd-ı küll hükmüne geçmiş. Dost ve düşmanın ittifakıyla, ahlâk-ı hasenenin en yüksek derecesine sahip olmuş; bidâyet-i emrinde, tek başıyla bütün dünyaya meydan okumuş; her dakikada yüz milyondan ziyade insanların vird-i zebânı olan Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyânı göstermiş bir zat, elbette o ferd-i mümtazdır, ondan başkası olamaz. Bu âlemin hem çekirdeği, hem meyvesi odur.[7]

 

Ve bu kıymetli ve sevimli dostlarından dahi, onların imamı ve mefhari olan Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâmı intihap ederek, ehemmiyetli küre-i arzın yarısını ve ehemmiyetli nev-i insanın beşten birisini uzun asırlarda onun nuruyla tenvir ediyor[8]

 

Allahu ekber’lerle nev-i beşerin beşten birisine, üç yüz milyon insanlara birden Allahu ekber dedirmesi; koca küre-i arz, büyüklüğü nisbetinde o Allahu ekber kelime-i kudsiyesini semavattaki seyyarat arkadaşlarına işittiriyor gibi, yirmi binden ziyade hacıların Arafat’ta ve iydde beraber birden Allahu ekber demeleri, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın bin üç yüz sene evvel âl ve sahabeleriyle söylediği ve emrettiği Allahu ekber kelâmının bir nevi aks-i sadâsı olarak, rububiyet-i İlâhiyenin Rabbü’l-Arz ve Rabbü’l-âlemîn azamet-i ünvanıyla küllî tecellisine karşı geniş ve küllî bir ubûdiyetle bir mukabeledir diye tahayyül ve his ve kanaat ettim.[9]

 

Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâmı intihap ederek, ehemmiyetli küre-i arzın yarısını ve ehemmiyetli nev-i insanın beşten birisini uzun asırlarda onun nuruyla tenvir ediyor. âdetâ bu kâinat onun için yaratılmış gibi, bütün gayeleri onunla ve Onun diniyle ve Kur’ân’ı ile tezahür ediyor. Ve o pek çok kıymettar ve milyonlar sene yaşayacak kadar hadsiz hizmetlerinin ücretlerini hadsiz bir zamanda almaya müstehak ve lâyık iken, gayet meşakkatler ve mücahedeler içinde, altmış üç sene gibi kısacık bir ömür verilmiş. Acaba hiçbir cihetle hiçbir imkânı, hiçbir ihtimali, hiçbir kabiliyeti var mı ki, o zât, bütün emsâli ve dostlarıyla beraber dirilmesin? Ve şimdi de ruhen diri ve hayy olmasın, idam-ı ebedî ile mahvolsunlar? Hâşâ, yüz bin defa hâşâ ve kellâ![10]

 

Küre-i arzın yarısını ve nev-i beşerin beşten birisini on dört asır bilâ fasıla saltanat-ı maddiye ve mâneviyesi altına alan ve daima o muhteşem saltanatı Halık-ı Kâinat hesabına ve namına süren Risalet-i Ahmediye (a.s.m.) o Sâniin en mühim bir maksadı, bir nuru, bir aynası olmasın? Hem Muhammed (a.s.m.) gibi aynı hakikata hizmet eden enbiyalar dahi o Sâniin elçileri ve dostları ve memurları olmasın? Hâşâ, mu’cizât-ı enbiya adedince hâşâ ve kellâ![11]



[1] Bediüzzaman Said Nursi, Asayı Musa (Altınbaşak Neşriyat, Sh 49)

[5] Doç. Dr. Oktay UYGUN, Avrupa Ve Türk Anayasası: Temel İlkeler Yönünden Genel Bir Değerlendirme,( https://anayasa.gov.tr/files/pdf/anayasa_yargisi/anyarg22/oktay.pdf)

[6] Bediüzzaman Said Nursi, Sözler, Onbeşinci Söz,(Altınbaşak Neşriyat, Sh 57)

[7] Bediüzzaman Said Nursi, Mektubat1, Yirmi Dördüncü Mektup, (Altınbaşak Neşriyat, Sh 137)

[8] Bediüzzaman Said Nursi, Şualar1, Dokuzuncu Şua, (Altınbaşak Neşriyat, Sh 189)

[9] Bediüzzaman Said Nursi, Şualar1, Onbirinci Şua,(Altınbaşak Neşriyat, Sh 226)

 

[10] Bediüzzaman Said Nursi, Zülfikar, Onuncu Söz, (Altınbaşak Neşriyat, sh 64)

[11] Bediüzzaman Said Nursi, Şualar 1, İkinci Şua, (Altınbaşak Neşriyat, sh 30)