Kategori İman Kategori Dünyadaki İmtihan Kategori Allah Kategori Allah’ın Varlığının ve Birliğinin Delilleri Kategori

Ek Soru Soru

Atomlarda ilim, irade, hayat

Her şey atomlardan meydana geliyor, atomlarda güç kuvvet ilim hayat var mıdır?

Hayvanlarda ve diğer canlılarda akıl şuur ilim irade güc var mıdır?

Cevap Cevap

Birinci soru için: Bütün varlıklar atomlardan (şuan artık atom altı parçacıklar denilen kuarklardan) oluştuğunu şuan ki bilim kabul etmektedir. İslam âlimleri ise varlıkların bu maddelerden daha küçük olan esir maddesinden oluştuğunu ifade etmektedirler. İster atom ister kuark isterse esir maddesi, varlıkların temel maddesini oluşturan bunlardan hangisi olursa olsun fark etmez. Önemli olan bu maddelerin varlıkları meydana getirecek kudrete ve ilme sahip olup olmamalarıdır. 

Atomlarda güç, kuvvet, hayat yoktur. En genel manayla atom maddenin en küçük yapı birimi olarak tanımlanmıştır. Bir şeyin atomlardan meydana gelmesi atomun onu yaptığı anlamına gelmez.

Bir binayı, bir sarayı, bir tabloyu vb. düşündüğümüzde bunların her biri atomlardan oluşur. Ancak bunları yapan güç, kuvvet, ilim vb. sıfatları taşıyan birisi olmalıdır. Yani hem ilmi olacak, hem sanattan anlayacak, hem yapacak gücü olacak vs.

Mesela Ayasofya Camisini düşünelim. Bu camideki kubbeli taşları baş başa verdirip o kubbeyi yapan ya o taşların kendileridir veya ilmiyle, gücüyle, sanatıyla onları bir araya getiren bir usta vardır. Hâlbuki biz onların birbirine dayanarak durduklarını gördüğümüz ve ustalarını da görmediğimiz halde bu taşların kendilerinin bu işi yapabildiklerine zerre miktar ihtimal vermeyiz. Çünkü böyle bir şey mümkün değildir.  Kesinlikle mahir olan bir ustanın elinde bu taşlar bu vaziyete gelmişler deriz. Doğru olanı da budur.

Hem mesela, mükemmel bir tabloyu gördüğümüzde o tablo üzerindeki nakışlar, hat sanatı vs. özelliklerinin tamamı atomlardan oluştuğu halde mutlaka bu tabloyu bir hattat çizmiştir. Süslemeleri de anlayan bir ressam, sanatçı vb. birisi yapmıştır deriz. Hâlbuki ne hattatı nede o süslemeleri yapanı görmediğimiz halde akıl ve mantığımız bunu bize söylüyor. Bu örnekleri çoğaltmak mümkündür.

Mesela bir Tavus kuşu yumurtasını düşünelim. 28 gün önce kırıp yiyebileceğimiz bir kıvamda olan yumurta, mucize eseri olarak 28 gün sonra civcive dönüşür. Şimdi gözümüz önünde 4 haftada gerçekleşen yumurtanın civciv olma mucizesini hep beraber incelemeye çalışalım.

Yumurta içindeki atomların planlı ve şuurlu hareketlerle civcivi oluşturması eğer atomların kendilerine verilirse o atomların bir inşaat mühendisi gibi civcivin iskelet sistemini oluşturması gerekir. Bir elektrik-elektronik mühendisi gibi gözünü yapması icap eder. Bir bilgisayar mühendisi gibi sinir sistemini oluşturmaları lazım gelir. Bir makine mühendisi gibi hareket ve kas sistemini, uçak mühendisi gibi kanat sistemini, kimya mühendisi gibi sindirim ve enzim sistemlerini, tasarım mühendisi gibi kuyruğundaki renk ve desenlerini oluşturmaları gerekir. Ayrıca bütün bu sistemleri uyum içerisinde birleştirmeleri şarttır. Yani Tavus civcivinin oluşumunu sonsuz kudret ve ilim sahibi Allaha vermeyip yumurtanın içindeki cansız atomların yaptığını kabul edersek o vakit her bir atomun bir inşaat mühendisi, bir elektronik mühendisi, bir makine mühendisi, bir uçak mühendisi, bir fizik-kimya ve yazılım mühendisi gibi yüzlerce alanda sınırsız bilgiye ve sonsuz bir güce sahibi olduklarını kabul etmek gerekir ki elbette bu fikri kabul etmek aklen ve mantıken mümkün değildir. Evet, Süleymaniye Camisinin yapılışını Mimar Sinan’a vermezsek her bir taşını bir Mimar Sinan kabul etmek zorunda kalacağımız aşikârdır!

Bir yumurtanın civciv oluşu, bir tohumun ağaç olması, gece-gündüz ve mevsimlerin ortaya çıkması, hakir bir damla sudan insanın yaratılması, tatsız şuursuz kapkara topraktan yüz binlerce çeşit çeşit bitki ve çiçeklerin meydana gelmesi gibi eşsiz ve muntazam yaratılışlar güneş gibi Allah’ın sonsuz kudretini ve ilmini gösterirler.

Zira küçük büyük tüm varlıklarda öyle özgün kanunlar, öyle orijinal sistemler ve teknolojiler, öyle nakışlı sanatlar, öyle düzenli hareketler ve daha nice kusursuz muhteşem haller vardır ki ancak ve ancak kudreti, ilmi, iradesi ve hazineleri sonsuz olan bir Allah’ın izni ve tasarrufuyla meydana geldiklerini akıl sahiplerine apaçık bildirirler.

Bu örneklere, Arının bal yapması, örümceğin ağ örmesi, sineğin uçması, şahinin gözü, devenin yaratılışı gibi daha nice varlıkların kusursuz özelliklerini sıralayarak örnek vermek mümkündür. Bütün bunları ancak irade, kudret, ilim vb. sıfatları olan bir zat yapabilir ki, buda Allah’tan başkası olamaz.

Evet, eğer evreni kitap gibi düşünürsek, bu yaratılan varlıklar o kitabın kelimeleridir. Onlarda parıldayan Allah’ın güzel isimleri ise onların manalarıdır, özleridir.

Mesela insan gözü, kırk kadar küçük dokunun uyum içinde çalışması sayesinde vazife yapar. Gözü dış etkilerden koruyan göz kapakları, gözü nemlendiren özel salgı bezleri, ışığın kırılarak içeri alınmasını sağlayan mercek, bu merceği odaklayan küçük kaslar, göze girecek ışık miktarını ayarlayan iris, anti bakteriyel göz sıvısı ya da ışığı yorumlayan retina tabakası, bu kırk ayrı parçanın sadece bazılarıdır. Önemli olan gözün tüm parçalarının doğru yerde, doğru büyüklükte, doğru işlevde olmasıdır. Eğer bu parçaların biri bile olmasa, ya da vazifesini göremese insan kör olur ve göremez. Gerek insan gerekse hayvanlardaki gözün bu derece harika ve kusursuz tasarımını atomlara, tesadüflere, akılsız sebeplere vermek mümkün değildir.

Öyleyse Gözü ve gözün gördüğü varlıkları ve dahi her şeyi yaratan ancak ve ancak sonsuz kudret ve ilim sahibi olan Allah u Teala hazretleridir.

İnsanın diğer özelliklerine baktığımızda, yine benzer harikaları müşahade etmekteyiz. Mesela kendimizi düşünelim: bizim bütün vücudumuz bir biriyle harika bir uyum içerisindedir. Hatta yukarıdaki bahsedilen kubbeli taşların bin katı daha sanatlı ve uyumludur. Kalbimiz bedenin her tarafına kan gönderirken, beynimize giden sinirler bedenin her tarafından gerekli iletimleri sağlarken hakeza bütün organlarımız hatta hücrelerimiz birbiriyle mükemmel bir uyum içerisinde hem tek bir beden oluştururlar, hem de tam bir uyum içerisinde çalışırlar. Hâlbuki bütün bedenimiz atomlardan oluşmaktadır. Bütün bunları bu atomların yapma ihtimali sıfırdır. Çünkü bunlar ancak ilim, irade, kudret gibi sıfatlara sahip olan birisi tarafından yapılabilir. O da Allah’tır. Atomda bu özelliklerin hiçbirisi yoktur.

Atomların yapması mümkün değildir. Çünkü beraber iş gören atomlar hem birbirine mahkûm hem de birbirine hâkim pozisyonundalar. Hâlbuki bir şeyin hâkim aynı zamanda da mahkûm olması mümkün değildir. Demek ki onlara iş gördüren başkasıdır.

Mesela bir askeri birlikte beraber iş gören askerlerin her birisi birbirine muhtaçtır. Bunlar beraber iş görürken rütbe olarak aynı seviyede olanların birbirine iş gördürmesi mümkün değildir. Ancak rütbe olarak daha üstün olan birisi onları birbirinin yardımına gönderebilir ve istihdam ettirebilir.

Atomlara ve benzeri yapılara baktığımızda beraber harika işler görmektedirler. Hâlbuki bunlarda ne bir şuur, ne irade, ne kudret, ne ilim, ne birbirine söz geçirme gibi hususiyetlerin hiç biri yoktur. Demek ki bütün bu işleri onlara gördüren başka biridir ve atom cinsinden değildir. Buda ancak sonsuz ilim, irade, kudret gibi sıfatlarla olur ki,  bu sıfatlara sahip olanda Allah’tır.  Bunu kabul etmeyenler her bir atoma bir ilahlık vasfı vermek zorundadırlar. (Ancak birde atomun acziyeti var ki bunu da izah edemezler.)

Bunu akıl ve mantığımız kabul ettiği gibi, başta peygamberler ve peygamberlere gönderilen kitaplar, âlimler ve bu işte ehil olan herkes hemfikirdir.   

Bu konuda Bediüzzaman hazretleri şu izahatı yapmaktadır:

 Her bir zerre, eğer me’mûr-u İlâhî olmazsa ve onun izni ve tasarrufu ile hareket etmezse ve ilim ve kudretiyle tahavvül etmezse, o vakit her bir zerrenin nihâyetsiz bir ilmi, hadsiz bir kudreti, her şeyi görür bir gözü, her şeye bakar bir yüzü, her şeye geçer bir sözü bulunmak lâzım gelir. Çünki anâsırın her bir zerresi, her bir cism-i zîhayatta muntazaman işler veya işleyebilir. Eşyânın intizâmâtı ve kavânîn-i teşekkülâtı birbirine muhâliftir. Onların nizâmâtı bilinmezse, işlenilmez, işlenilse de yanlışsız yapılmaz. Halbuki yanlışsız yapılıyor. Öyle ise o hizmet eden zerreler, ya bir ilm-i muhît sâhibinin izin ve emriyle ve ilim ve irâdesiyle işliyorlar; veyahud kendilerinde öyle bir muhît ilim ve kudret bulunmak lâzım geliyor.

Evet, havanın her bir zerresi, her bir zîhayatın cismine, her bir çiçeğin her bir meyvesine, her bir yaprağın binasına girip işleyebilir.Halbuki onların teşkîlatları ayrı ayrı tarzdadır. Başka başka nizâmâtı var. Bir incir meyvesinin fabrikası, farazâ çuha makinesi gibi olsa, bir nar meyvesinin fabrikası da şeker makinesi gibi olacak­tır. Ve hâkezâ, o binaların, o cisimlerin programları birbirinden başkadır. Şimdi şu zerre-i havaiye, bütün onlara girer veya girebilir. Ve gayet hakîmâne ve üstâdâne yanlışsız olarak işler,vaz‘iyetler alır. Vazîfesi bittikten sonra kalkar, gider.

İşte müteharrik havanın müteharrik zerresi, ya nebâtâta veya hayva­nâta, hatta meyvelerine ve çiçeklerine giydirilen sûretlerin, mikdarların teşkîlatını, biçimini bilmesi lâzım geldiği; veyahud onlar, bir bilenin emir ve irâdesiyle me’mur olması lâzım geldiği gibi; sâkin toprağın, sâkin olan her bir zerresi bütün çiçekli nebâtâtın ve meyvedâr ağaçla­rın tohumlarına medâr ve menşe’ olmak kābil olduğundan, hangi tohum gelse o zerrede, yani misliyet i‘tibâriyle bir zerre hükmünde olan bir avuç toprakta kendine mahsûs bir fabrika ve bütün levâzımâtına ve teşkîlatına lâzım bütün cihâzâtı bulunduğundan, o zerrede ve o zerrenin kulübeciği olan o bir avuç toprakta, eşcâr ve nebâtât ve çiçekler ve meyveler envâı adedince muntazam ma‘ne­vî makine ve fabrikaları bulunması; veyahud mu‘cizekâr, her şeyi hiçten îcâd eder ve her şeyin her şeyini ve her cihetini bilir bir ilim ve kudret bulunması lâzımdır. Veyahud bir Kadîr-i Mutlak, bir Alîm-i Küll-i Şey’in emir ve izni ile, havl ve kuvveti ile o vazîfeler gördürülür.

Evet, nasıl ki acemi, ham, âmî, âdî, hem kör bir adam Avrupa’ya gitse, bütün fabrikalara, tezgâhlara girse, üstâdâne kemâl-i intizâm ile her bir san‘atta, her bir binada işler, öyle eserler yapar ki, nihâyet derecede hikmetli, san‘atlı, herkesi hayrette bırakır. Zerre mikdar şuûru olan bilir ki, o adam, kendi başı ile işlemiyor, belki bir üstâd-ı küll, ona ders verir, işlettirir. Hem nasıl ki bir kör, âciz, yerinden kal­kamıyor, basit bir kulübeciğinde oturmuş bir adam bulunuyor. Halbuki o kulübeciğe bir dirhem gibi küçük bir taş, kemik ve pa­muk gibi birer madde veriliyor. Halbuki o kulübecikten batmanlarla şeker, toplarla çuha, binlerle mücevherât, gayet san‘atlı, murassaâtlı libâslar, lezzetli taâmlar çıkıp gelse, zerre mikdar aklı olan demeyecek mi ki, “O adam gayet mu‘cizekâr bir zâtın menşe’-i mu‘cizâtı olan fabrikasının bir mandalı veyahud miskin bir kapıcısıdır?”

Aynen öyle de, havanın zerreleri, her biri birer mektûbât-ı Samedâniye, birer antika-i san‘at-ı Rabbâniye, birer mu‘cize-i kudret, birer hârika-i hikmet olan nebâtât ve eşcâr, ezhâr ve esmârdaki harekât ve hıdemâtları, bir Sâni‘-i Hakîm-i Zülcelâl’in, bir Fâtır-ı Kerîm-i Zülcemâl’in emir ve irâdesiyle hareket ettiğini; ve toprağın zerreleri dahi her biri birer ayrı makine ve tezgâh, birer ayrı matbaa, birer ayrı hazine, birer ayrı antika ve Sâni‘-i Zülcelâl’in esmâsını i‘lân eden birer ayrı i‘lânnâme ve kemâlâtını söyleyen birer ayrı kasîde hükmünde olan o tohumcuk­larının, o çekirdeklerinin sünbüllerine, ağaçlarına menşe’ ve medâr olmaları, emr-i künfeyekûne mâlik, her şey emrine musahhar bir Sâni‘-i Zülcelâl’in emriyle, izniyle, irâdesiyle, kuvvetiyle olması, iki kerre iki dört eder gibi kat‘îdir.[1]

Ayrıca bakınız:

http://www.risaleonline.com/soru-cevap/zerrat-tarlasi

http://www.risaleonline.com/soru-cevap/sonsuz-kudret-sonsuz-ilim

http://www.risaleonline.com/soru-cevap/allahin-kudretinin-nihayetsizligi

http://www.risaleonline.com/soru-cevap/melekutiyyet-ile-her-seyin-allahin-kudretine-esit-olmasi

 

İkinci Soru için:

Aşağıdaki linklere bakılabilir

http://www.risaleonline.com/soru-cevap/hayvanlarin-ahiretteki-mesuliyeti 

http://www.risaleonline.com/soru-cevap/hayvanlarin-fiiliyatlari



[1] Sözler, 231-233. (Otuzuncu Sözün İkinci Maksadı), daha geniş izahat için ilgili esere müracaat edilebilir.