Kategori Risale-i Nur Kategori Risale-i Nur Mütalaası Kategori

Ek Soru Soru

Acz-i Mutlak, Fakr-ı Mutlak, Şükr-ü Mutlak, Şevk-i Mutlak

Tarîk-i Nakşî de dört şeyi bırakmak lazım. Hem dünyayı, hem nefis hesabına ahireti dahi hakiki maksad yapmamak, hem vucudunu unutmak, hem ucba, fahra girmemek için bu terkleri düşünmemek.. Risale- nurda ise "Acz-mendi tarikinde dört şey lazımdır: Fakr-ı mutlak, acz-i mutlak, şevk-i mutlak, şükr-ü mutlak ey aziz!" şeklinde geçen esasları acıklar mısınız?

Cevap Cevap

İnsanın yaratılışında iki temel unsur vardır. Biri acz-i mutlak, diğeri fakr-ı mutlaktır. Bu iki vasıf veya sıfat insanın zati bir hassası yani özelliğidir. Bu da insana kul olduğunu anlatmak ve kulluğa sevk etmek içindir.

Devamlı bir şeylerin kendini incittiği ve rahatsız ettiği insan bunlara karşı kendine göre mücadele eder. Fakat takatinin çok üstünde olan bir çok şey onu aciz bırakır. Bu şekilde güçsüzlüğünü ve zayıflığını anlayan ve his eden insan sığınacak ve dayanacak bir yer,  bir müracaat yeri arar. Bakar ki sonradan yaratılan varlıklar da kendisi gibi acizdir. Çünki mesela dünyanın en kuvvetli ve kudretli insanı da bazı dertlere, hastalıklara, belalara karşı gücü yetmez ve çare bulamaz. O zaman insan, her şeye gücü yeten ve kendisine hiçbir şeyin aciz bırakıp da zarar veremediği birini arar. İşte tam bu noktada her şeye gücü yeten ve merhametli bir dayanak noktası olan Cenabı Hakka yönelerek kudretine istinad eder. Böylece insanın aczi onu Aziz ve Kadir olan Allah'a yaklaştırır.

"Kâmil insanlar, aczde ve havfullahta öyle bir lezzet bulmuşlar ki; kendi havl ve kuvvetlerinden şiddetle teberri edip, Allah'a acz ile sığınmışlar. Aczi ve havfı, kendilerine şefaatçı yapmışlar." (Sözler)

Bununla birlikte nihayetsiz şeylere muhtaç olan ve bu ihtiyaçlarına karşı sermayesi hiç hükmünde olan insan, bu şekilde fakrini tam olarak hissetttiği zaman hem zengin hem de cömert olan birinden yardım ister. Fakat müracaat ettiği kimsenin ya zenginliği ya da cömertliği sınırlıdır. Yani ihtiyaçlarını karşılama noktasında diğer mahlukat kendisi gibi fakir ve ihtiyaç sahibidir. İnsanın bütün ihtiyaçlarına cevap veremez. İşte tam bu noktada hem nihayetsi Ganiy(zengin) olan hem de hadsiz cömertliği bulunan Allah'a yönelerek bütün ihtiyaçlarını O'na arz eder. Cevvad, Kerim, Muhsin, Vehhab, Rahman ve Rahim gibi bir çok isimlerine sığınarak Allah'ın rahmetini ve merhametini kendi üzerine celbeder.

"Kâmil insanlar, fakr ile fahretmişler. Sakın yanlış anlama! Allah'a karşı fakrını hissedip yalvarmak demektir. Yoksa fakrını halka gösterip, dilencilik vaziyetini almak demek değildir." (Sözler)

Bediüzzaman hazretleri acz ve fakr noktasında şöyle demiştir:

"Evet acz dahi, aşk gibi belki daha eslem(selametli) bir tarîktir(yoldur) ki; ubudiyet(kulluk) tarîkıyla(yoluyla) mahbubiyete(sevgililik makamına) kadar gider. Fakr dahi, Rahman ismine îsal eder(ulaştırır)." (Sözler)

Yukarda izahı geçtiği üzere aczini ve fakrını tam olarak hisseden insan, acz ve fakr yoluyla dua ve kulluğunu daha iyi yerine getirir. Rabbine tam bir kul olur. Kulluk vasıtasıyla makam-ı mahbubiyete yani sevgili ve sevilen makamına kadar çıkar. Hatta denilebilir ki, en büyük makam olan makam-ı mahbubiyete kulluk vasıtasıyla çıkıldığı için insanın en büyük ve önemli makamı va hali kulluktur. Bu sırla şehadet getirirken bizler Peygamberimizin(s.a.v) önce kulluğuna şahidlik ediyoruz. Zaten Cenabı Hakk'ın bizlerden istediği de güzel bir kulluktur. Kulluğun özü kişinin kendini aciz ve fakir ve zayıf görerek Allah'a el açıp yalvarması ve O'nu İlah ve Rabb ve Ma'bud olarak tanımasıdır. Tabir-i diğerle kendini kul ve köle olarak görmesi, Allah'ı da Allah olarak kabul edip O'na hakiki kul olmasıdır.

"İbadetin manası şudur ki: Dergâh-ı İlahîde abd(kul), kendi kusurunu ve acz ve fakrını görüp kemal-i rububiyetin ve kudret-i Samedaniyenin ve rahmet-i İlahiyenin önünde hayret ve muhabbetle secde etmektir." (9. Söz)

Kulluğun önemli göstergelerinden birisi de hamd ve şükürdür. Nasılki, insanın kendisine yapılan bir iyiliğe karşı minnetdarlık ve teşekkür etme hissi uyanır. Öyle de bizleri yoktan var ederek vücut, göz, kulak, akıl, kalb, ruh gibi bir çok nimetler veren, bu nimetlerin üstüne de insanlık, iman ve İslam gibi çok daha büyük nimetler ihsan eden Cenabı Hakka karşı da insanın içinde bir teşekkür ve minnetdarlık hisi uyanır. İşte insanın kendisine verilen bütün nimetlerden istifade ederken bunun Allah'tan geldiğini bilmesi ve bu nimetlerden Allah'ın istediği şeklide istifade etmesi, arkasından da Allah'a verdiği sonsuz nimetlerinden dolayı hamd ve şükretmesi de kulluğun güzel bir neticesidir.

"Enva'-ı zîhayat(çeşitli canlılar) içinde en ziyade rızkın enva'ına(çeşitlerine) muhtaç, insandır. Cenab-ı Hak insanı bütün esmasına câmi' bir âyine ve bütün rahmetinin hazinelerinin müddeharatını(biriktirilmiş miktarını)tartacak, tanıyacak cihazata mâlik bir mu'cize-i kudret ve bütün esmasının cilvelerini ve san'atlarının inceliklerini mizana(ölçüye) çekecek âletleri hâvi bir halife-i Arz suretinde halk etmiştir. Onun için hadsiz bir ihtiyaç verip, maddî ve manevî rızkın hadsiz enva'ına muhtaç etmiştir. İnsanı, bu câmiiyete göre en a'lâ bir mevki olan ahsen-i takvime çıkarmak vasıtası, şükürdür. Şükür olmazsa, esfel-i safilîne düşer; bir zulm-ü azîmi irtikâb eder." (Mektubat, Şükür risalesi)

Bütün bu izah edilen şeyleri yani dua, şükür ve kulluğu yapmak noktasında insanın şevke ihtiyacı vardır. Allah'a karşı olan bütün vazifelerimizde ve bütün amellerimizde şevk olması lazımdır. Hatta insanın hayatındaki bütün mücadelelerinde ve işlerinde onun atı ve bineği şevktir. Şevk olursa devam eder ve lezzet verir. Şevk olmazsa lezzet ve zevk de olmadığı için mecburiyetten yapmak durumu olur. Bu da devam ve istikrarı etkiler. Belli bir zaman sonra o ameli veya vazifeyi terk etme durumu olabilir. Bunun için bütün işlerimizde ve vazifelerimizde bize şevk-i mutlak lazımdır.

Risale-i Nur bizlere kulluğun esasını ve ne için kulluk yapmamız gerektiğini güzel bir şekilde anlatır. Bizlere kulluk şuurunu tam olarak yerleştirir. Risale-i Nur talebeleri, hem kendi kulluğunu yapmak hem de başkalarına da bu kulluk şuurunu vermek gibi diğer iman ve Kur'an hizmetlerinde ve vazifelerinde  de bu dört esası kendilerine düstur etmeleri gereklidir.