Kategori Risale-i Nur Kategori Risale-i Nur Mütalaası Kategori

Ek Soru Soru

3. Lemada Geçen His ve Zevk Meselesi

3. Lemada niçin bu Lemaya his ve zek karışmış. Aklın mizanıyla tartılmaz denmiş?

Cevap Cevap

Bu risaleye dikkat edilirse, daha çok hissiyata ağırlık veren bir üslup havasında yazılmıştır. Yani akli ve mantıki delillerden ziyade hissiyata ve duygulara hitap eden bir tarz var. Diğer risalelere göre burada mantıki ve ispata yönelik cümleler daha az kullanılmış.  Çünkü aklın mizanlarıyla, kalbin mizanları aynı değildir. Akıl ve kalb aynı terazi ölçülerine sahip değiller. Bazen olur ki aklın kaldıramadığı inanç kaidelerini, kalben tasdik etmek mecburiyetinde kalırız. Akla yeterli gelen bir delil kalb için yeterli olmadığı gibi kalb için yeterli olan bir delil de akıl için yeterli olmayabilir.

Risale-i Nur'un normalde metodu, iman hakikatlerini akli delillerle kati ispat etmekle beraber diğer latifeleri de doyurmaktır.

Bu risalede ise mevzunun muktezası olarak kalb ve zevk öne çıkmıştır. Bu hakikati özünde sorgulamayan ehl-i imana hitab ediyor.

Eğer "neye dayanarak bunu söylüyorsun?" tarzında sualler sorulsa cevabları bu risalenin içinde bulunmaz; çünkü o maksadla yazılmış değil, manasında Üstadımız en başta ikaz ediyor.

Akıl ve kalbin faklı hisselerine açıkça örnek olan ders nun-u nabudü nüktesidir:

"O vakit, değil umum Kur'an; ya bir sure, yahut bir âyet, belki herbir kelimesi birer mu'cize hükmüne geçti:

"Elhamdülillahi alâ nûr-il iman ve-l Kur'an" dedim. O ayn-ı hakikat olan hayalden "Na'büdü" nun'una girdiğim gibi çıktım ve anladım ki: Kur'anın değil âyetleri, kelimeleri, belki Nun-u Na'büdü gibi bazı harfleri dahi mühim hakikatların nurlu anahtarlarıdır.

Kalb ve hayal, o Nun-u Na'büdü'den çıktıktan sonra, akıl karşılarına çıktı, dedi: "Ben de hisse isterim. Sizin gibi uçamam. Ayaklarım delildir, hüccettir. Aynı nabudü ve nestainu de, Mabud ve Müstean olan Hâlık'a giden yolu göstermek lâzımdır ki, sizin ile gelebileyim." O vakit kalbe şöyle geldi ki: De o mütehayyir akla:

Bak kâinattaki bütün mevcudata; zîhayat olsun, camid olsun, kemal-i itaat ve intizam ile vazife suretinde ubudiyetleri var. Bir kısmı şuursuz, hissiz oldukları halde, gayet şuurkârane, intizamperverane ve ubudiyetkârane vazife görüyorlar. Demek bir Mabud-u Bilhak ve bir Âmir-i Mutlak vardır ki, bunları ibadete sevkedip istihdam ediyor."