Makale Vuslata yürüyüş miraç

Sene hüzün yılı diye adlandırılan bi’setin onuncu yılını biraz geçmiş. Bu isimle adlandırılmasının sebebi, Kâinatın Efendisi’ni üzen birçok hadise o zaman olmuş; oğulları Kasım ve Abdullah vefat etmiş, kendisini yetim ve öksüz kalmasından o yana himaye eden amcası vefat etmiş, yaşadığı her zorluğu onunla paylaşan hanımı Hz. Hatice (r.a.) da vefat etmişti. İşte bu sıkıntılı günlerin ardından bir gün, Recep ayının yirmi yedisi; vakit gece yarısı…Kabe-i muazzama’nın Hatim kısmında kırık bir gönül, teselli dergahına sığınmış yatıyordu. Ama bu kırık kalbi teselli edecek zat onun için büyük bir davet hazırlamıştı. Ve bunun ilk aşaması Cebrail (a.s)’ın onun kalbini yarıp zemzemle yıkaması ve hikmetle doldurmasıydı. Bu gece yürüyüşü vuslat yolculuğuydu…

Ve bu yolculuğun bineği olan Burak, adımını, gözün erişebileceğinin daha ilerisine atıyordu. İlk durakları çevresi mübarek kılınan ve peygamberlerin namazgâhı olan Mescid’i Aksa’ydı. Bütün peygamberler oradaydı ve onu bekliyorlardı. O Zât-ı Kibriyâ bütün peygamberlerin Şeriatlarının asıllarının varisiydi ve mukaddes buluşmada onlara imam olmasıyla Cenâb-ı Hak Onun, bütün enbiyanın reisi olduğunu bütün kâinata ilan ediyordu. Aslında O, Rabbine insanlar içinde en yakın olanıydı, Ama bu yükselişi ümmeti ve tüm insanlığın sözcüsü ve temsilcisi olarak gerçekleşiyordu. Bu kumandanlığa liyakati en fazla olandı.

Getirdiği nur; âlemi karanlıktan çıkarmış, insanı, hayvaniyet mertebesinden insaniyete yüceltmiş, ızdırap dolu gönülleri dindirmişti. Kendi asrı ve sonraki yüz yıl içerisinde Müslümanların sahip oldukları topraklar roma devletinin topraklarından fazla ve bu dine inanlar insanlığın beşde birinden fazlaydı. Onu davet eden sultanın saltanatı öylesine büyüktü ki idaresindeki her daireyi, saltanatının tüm merkezlerini ona göstermek ve imanın bütün hakikatlerini aşikar olarak, tüm peygamberler, melekler, cennet ve cehennem, kaza ve kader defterlerini ve kendi cemal-i şahanesini gösterecekti. Atık o ulvi yükseliş vaktiydi ve Cebrail (a.s) ile birlikte semavat tabakalarında yolculuk vardı Her katta büyük peygamberler onu karşılamış ve hoş geldin safa geldin Salih oğul Salih peygamber diyerek iltifat etmişlerdi.

Her bir semada Cenab-ı Hakk’ın o peygamberlerde gösterdiği isimleri görmüş ve o unvanla rabbinin oradaki tecellisini seyretmişti. Ve bu yolculukta onun ibadetlerine ve vazifelerini yapmasına ve sıkıntıları çekmeye sebep olan yıldızlardan daha parlak nurlu bedeni de ona arkadaşlık ediyordu. Fezadaki devasa küreleri çekim kanunuyla birbirine bağlayıp yürüten Zat-ı Zülcelâl, elbette muhabbetinin cezbesiyle dalgalı bir deniz gibi olan sema tabakalarında gezdirerek, Habîbini Sidret-ü’l-Müntehaya kadar çıkarmıştı. Şimdi Sidre, kendi ağacının çekirdeğini ve en güzel meyvesini görüyordu. Sidre kökleri yukarıda, dalları yaratılmış âleme uzanan yaradılış ağacıydı ve bu ağacın çekirdeği Muhammed (s.a.v) idi. İşte şimdi o meyve olan çekirdek koca kâinat kadar olan kalbinde ümmetinin muhabbetiyle bulunuyordu.

Ve Rabbiyle iki yay uzaklığı kadar mesafedeyken ümmetinin selamını getirip onları da selamlayarak namazda tahiyyatta okuduğumuz duayla Cenâb-ı Hakk’la selamlaşıyor namazın, mü’minin miracı olduğunu gösteriyordu.

Ve Ümmetinin kaldıramayacağı yüklerini almasını Rabbinden talep ediyordu. Rabbimiz de kullarına namazı beş vakte indirip, Bakara Sûresi’nin son âyetlerini kelâm ederek bu isteği kabul ediyordu.

Ve şirk koşmayanları cennetle müjdeleyerek Habibin’i memnun olarak ümmetine gönderiyordu. Bütün kâinat peygamberini tanımış Onun Rabbi katındaki kıymetini Miraç gibi ulvi bir hadiseyle anlamıştı.

Resul-ü Ekrem Efendimiz döndüğünde ise Hz. Ebû Bekir gibi sıddıklar bu hediyeleri baş tacı ederken kimileri de küfrün bataklığına daha çok saplanıyordu.

Miracınız miraç olsun efendim.