Makale Tevafuklu Kur'an'ın Tab Edilme Süreci

matbaa.jpg (601×308)

Kur’an’ın iki yüz kısım mucizesinden biri de onun yazısında görünen “Tevafuk Mucizesi”dir. Göze hitab eden bu mucize,  Üstad Bediüzzaman’ın emri ve Husrev Efendi’nin uzun yıllar süren gayretleriyle gözle görünür hale getirilerek istifadeye sunulmuş durumdadır. Daha önce yazdığımız bir makalede, Tevafuklu Kur’an’ın Bediüzzaman Hazretleri tarafından keşfi ve Husrev Efendi eliyle yazılması sürecini işlemiştik. Bu yazımızda ise elli seneyi bulan basılma süreci üzerinde duracağız.

1930’lu yıllar ve Tevafuklu Kur’an

Kur’an’daki tevafukların Bediüzzaman Hazretleri tarafından 1932 yılına denk gelen Hicrî 1351 yılında keşf edilmesinden kısa bir süre sonra, vazife alan on talebe içerisinden yalnız Husrev Efendi çok yoğun ve hızlı bir çalışma neticesinde ilk “Tevafuklu Mushaf”ı yazmaya muvaffak oldu. Bu ilk nüshayı Üstad Bediüzzaman Hazretleri’ne şöyle takdim etti:

Ümmet-i Muhammed (asm) için vasıta olup yazdırılan bu Kur’an-ı Kerîm’i, size takdim ederken, fakir talebeniz, size ciddî bir talebe, hakikî bir kardeş, muti’ bir evlât ve Peygamber-i Zîşân Efendimiz hazretlerine ümmet ve Hallâk-ı Kerîm’e de kemter bir kul olabilmek dilekleri ile el ve eteklerinizden kemâl-i ta’zim ve hürmetle öperim. Efendim hazretleri.[1] 

Bu mektubun Barla Lahikası içinde yer alması dikkate alındığında Husrev Efendi’nin ilk Kur’an’ı, Üstad Bediüzzaman’ın Barla dönemi içinde yazdığı katiyen anlaşılmaktadır. Barla Dönemi 1934 yazında bittiğine nazaran, bu Mushafın 1932-1934 arasında bitirildiği kesindir.

 Husrev Efendi, bu ilk nüshanın ardından bir yandan Risale-i Nur’u bir matbaa gibi çoğaltmaya devam ederken, bir yandan da yeni nüshalar yazarak ilk on sene içerisinde üç Tevafuklu Kur’an yazıp bitirdi. Bunu Üstad Bediüzzaman Hazretleri’nin; “Bu zât, dokuz-on sene zarfında dört yüz risale kadar dikkatli ve tevafuklu olarak Risale-i Nur'dan yazdığı gibi; … yazdığı iki mükemmel Kur'an ile ve üçüncüsü -müteferrik surette- gözle görünür bir nevi i'caz-ı Kur'anı gösterir bir tarzda üç Kur'an’ı yazmış[2] ifadelerinden anlıyoruz.

1940’lı Yıllar

Husrev Efendi 1942 Eylül’ünde İkinci Dünya Savaşı’nın devamı münasebetiyle üçüncü defa olarak askere çağrılır. Bir buçuk sene süren askerliğini Muğla-Fethiye’de tamamladıktan sonra Isparta’ya 1943 Şubat’ında döner. Onun dönüşünden büyük bir memnuniyet duyan Bediüzzaman Hazretleri, Kastamonu’dan yazdığı mektubunda, onun dönüşü münasebetiyle Tevafuklu Kur’an’ı bastırma arzusunu şöyle dile getirir.

“Ey Husrev! Tesirli ve güzel mektubunu aldım. Vazifenin başına geçmen, bizi fevkalâde mesrur etti. Binler safalar ile geldin. Sen, bir buçuk sene maddî kalemin işlemediğinden merak etme. Senin yerine ve kerametli kaleminin yâdigârı olan Mu’cizat-ı Ahmediye’nin biri vilayat-ı şarkıyede faâlane geziyor. Diğer son yazdığın nüsha da, İstanbul’da senin yerinde çalışıp, inşâallah fütuhat yapar. Senin yazdığın mucizeli iki Kur’ân-ı Azîmüşşan’ın bu havalide hususan Ramazan-ı Şerif’te sana kazandırdıkları sevabları ve tahsin ve tebriklerini, inşâallah yakında tab’a girmesiyle, âlem-i İslâm’dan senin ruhuna yağacak rahmet dualarını düşün, Allah’a şükreyle.”[3]

Bundan çok kısa bir süre sonra, yine 1943 yılı içinde, saff-ı evvel Nur Talebelerinden Hâfız Ali Efendi’nin Üstad’a yazdığı bir mektubla Tevafuklu Kur’an’ın basılması için şartların müsait olduğunu müjdelemesi üzerine, Üstad Bediüzzaman Hazretleri büyük bir memnuniyet içinde şu satırları kaleme alır:

Aziz, sıddık kardeşlerim! Bu defa Hâfız Ali’nin mektubunda büyük bir beşaret (müjde) hissettik ki, Kur’ân-ı Mu’ciz-ül Beyan’ımızı tab edilecek esbab (sebebler) var, maniler yok. Madem mübârek Husrev geldi; en birinci hak, bu meselede onundur. Ve madem iki Ali (Hâfız Ali ile Büyük Ruhlu Küçük Ali) ile Tahirî, Hâfız Mustafa, hârika tesanüdleriyle ve şimdiye kadar bütün Risâle-i Nûr talebelerini sevindiren ve ehl-i imanı memnun ve minnettar eden meydandaki hizmetleriyle ve kahraman Rüşdü’nün lâ-yetezelzel sadakatıyla, Husrev’le beraber bu büyük ve ağır ve kıymetdar hizmet-i Kur’âniyeye kemal-i tesanüdle çalışmak lâzımdır.

 Sakın, dikkat ediniz! İhtilaf-ı meşrebinizden ve zayıf damarlarınızdan ve derd-i maişet zaruretinizden ehl-i dalalet istifade edip, birbirinizi tenkid ettirmeye meydan vermeyiniz. Meşveret-i şer’iye ile reylerinizi teşettütten (ayrılığa düşmekten) muhafaza ediniz. İhlâs Risalesi’nin düsturlarını her vakit göz önünüzde bulundurunuz. Yoksa az bir ihtilaf, bu vakitte Risale-i Nur’a büyük bir zarar verebilir. Hem o zarardandır ki, mübârek Husrev’in gelmesiyle yeni bir şevk ve süratle bize Hizb-i Nûrî’nin arkasına ilhak edilen münacat parçası on beş gün tehire uğradı. On beş gün evvel bize geleceğini tahmin ediyordum.[4]

Husrev Efendi yazdığı Kur’an’ın basılmasının gündeme gelmesi üzerine, Tevafuklu Kur’an’ın kendi hattıyla değil de matbaa harfleriyle basılması arzusunda olduğunu Bediüzzaman Hazretleri’ne iletir. Çünkü O, gayet şirin yazısıyla yazılmış olsa da Tevafuklu Kur’an’ın, daha muntazam olan matbaa harfleriyle basılmasını arzu etmektedir. Onun bu tercihi, aslında, Kur’an hizmetini şahsi duygularının çok önünde tutması, böylece ihlâsı her şeye tercih etmesi anlamına geliyordu. Onun ihlâs sıfatındaki bu hassasiyetinden son derece memnun olan Hazret-i Üstad, Husrev Efendi’nin ihlâsa azami riayeti hakkındaki takdirlerini şöyle dile getirir:

Husrev kardeşimiz kendi kalemiyle yazılan “Mu’cizatlı Kur’ân”ı fotoğrafla tab’ına tarafdar olmaması ve demir harflerle müsâade oluncaya kadar beklemeye tarafdar olması, onun fevkalâde ihlâsına ve nefsin huzuzatından teberrisine (nefsî hazlardan uzak duruşuna) kat’î delildir. Çünki fotoğrafla tab edilse, onun kendi hattı olduğu için, binler Kur’ân nüshalarını kendi eliyle yazmış gibi Âlem-i İslâm’ın manevî nazarında ve uhrevî sevab cihetinde büyük ve masumane ve zararsız bir makamı terkedip ihlâsın sırrı için hazzını unutarak, demir harflere tarafdar olmuş. Ve gösterdiği yanlışlar düşmek sebebi ise, demir harflerde üç defa tab’a girmek noktasında dahi o yanlışlar bulunabilir.

  Elhâsıl: Hâfız Ali’nin ihlasından gelen ifadesi ve Husrev’i fevkalâde ihlas noktasında takdir etmesi; ve Husrev de gâyet büyük ve bâki bir hissesini bırakıp benim eskiden beri tekrar ettiğim bir davam ki; ‘Risale-i Nur’un hakikî şakirdleri hizmet-i imaniyeyi herşeyin fevkinde görür, kutbiyet de verilse ihlas için hizmetkârlığı tercih eder’ beni o davada bilfiil tasdik etmesi cihetinden, bütün kuvvetimizle bu gibi kardeşlerimizi tebrik ediyoruz.[5]

Başka bir mektubda da aynı meseleye Üstad şöyle temas ediyor:

Husrev, yazdığı Kur'an'ı fotoğrafla tab'ını kabul etmeyerek binler cazibedar Kur'anlar kendi hattı ile Âlem-i İslâm'da intişarıyla, kutbiyet derecesinde bir mertebe-i ulviyeyi ve yüksek bir şeref-i imtiyazı bırakıp, Risale-i Nur dairesindeki sırr-ı ihlâsı muhafaza ve hazz-ı nefisten teberri etmiştir.[6]

İstanbul’da yapılan araştırmaların neticesinde Tevafuklu Kur’an’ın fotoğrafla basılmasının o günün şartlarında çok yüksek meblağlara ulaşacağının anlaşılması ve maddî yetersizlikler sebebiyle mucizeli Kur’an’ı tab etme fikri ileri bir vakte tehir edilir. Hazret-i Üstad’ın bu duruma temas eden ifadeleri şöyledir:

“…Hüsrev'in de mütemadiyen (üçüncü askerliğinden) geleliden beri çalışması isbat ediyor ki; Isparta tamamıyla Risale-i Nur'a sahib olmuş ve bir Said yerinde, bin Said'i bulmuş. Cenab-ı Hakk'a nihayetsiz şükür, sena ve hamd olsun. Mu'cizeli Kur'an'ımızın matbaa ve teclid (cildleme) masrafı otuz bin liraya çıkması cihetiyle, bu azîm mesele şimdilik tehir etmesine mecburiyet var.[7]

 

1950’li Yıllar

Üstad Bediüzzaman Hazretleri, Afyon Hapsi sonrasında, 1950 senesinde Tevafuklu Kur’an’ın tab’ı için yeniden teşebbüse geçti. Diyanet İşleri Başkanı ve eski âlim dostlarından Ahmed Hamdi Akseki’ye yazdığı bir mektubla, kendisinden, risaleleri otuzar nüsha bastırarak müftülüklere gönderilmesini teklif etti. Ardından da, Tevâfuklu Kur’ânımız, mümkünse fotoğraf matbaasıyla tab edilsin ki, tevafuktaki lem’a-i i’caziye (mucize ışığı) görünsün[8] diyerek tevafuklu Kur’an’ı basma hizmetini “Diyanet İşleri Başkanlığı”nın yapmasını Ahmed Hamdi Efendi’ye teklif etti.

Bunun üzerine Ahmet Hamdi Efendi, incelediği bu tevafuklu Kur’an’ı çok beğendiği gibi, o zaman İstanbul’da bulunan Diyanetin Mushafları Tedkik Heyeti’ne inceletmek üzere gönderdi. Onlar da incelemelerini tamamlayıp bu Kur’an’ı gayet güzel gördüler. 1950’li yıllarda gerçekleşen bu faaliyetten Bediüzzaman Hazretleri şöyle haber veriyor:

Evet, şimdiki Hüsrev'in kalemiyle yazılan ve pek hârika olan ve tevafuk cihetinde mu'cizatlı olan Kur'anımızın on beş seneden beri tab'ına çalışıyoruz. Ve fakat ekser Nurcular fakir-ül hal olduğundan ve fotoğrafla tab'ı lâzım geldiğinden ve yirmi beş bin banknot masraf lâzım olmasından (şimdiye kadar basılamadı.) Hizb-i Kur'anımız mukaddeme olarak daha evvel, bu mu'cizeli Kur'anımızın bir müjdecisi olarak tab'edildi.

İşte bu mu'cizeli Kur'anımızı, hem Diyanet Riyaseti tedkik etmiş, çok beğenmiş; hem İstanbul'daki fetva dairesindeki tedkik-i mesahif uleması (Mushafları inceleme kurulu âlimleri) gayet güzel görmüş. Gayet güzelce tedkik edip musahhah (tashihli) olarak bize iade etmiş. İnşâallah yakında bu Kur'anımız basılarak, bir hediye-i Nuriye olarak âlem-i İslâm'a neşredilecektir.[9]

Ahmed Hamdi Efendi, kendi başkanlığı döneminde, gerek Risalelerin neşrinde, gerek Tevafuklu Kur’an’ın tab’ında samimi bir gayret gösterdiği halde, bu iki hayırlı işte de muvaffak olamamıştır. Bunun sebebi ise, o devirde resmî dairelere sızmış olan gizli din düşmanlarının bu büyük hayra engel olmalarıydı.

1950’li yıllarda Üstad Bediüzzaman Hazretleri’nin bu son teşebbüslerinden de bir netice alınamamasından dolayı, Bediüzzaman Hazretleri’nin hayatında Tevafuklu Kur’an’ın basılması nasib olmamıştır. Bediüzzaman Hazretleri’nin sağlığında 1940’lı yıllara kadar üç nüsha yazan Husrev Efendi, 1960’a kadar geçen zamanda üç nüsha daha yazar. Böylelikle Hazret-i Üstad’ın sağlığında altı nüsha yazan Husrev Efendi, her yazdığı nüshayı bitirdiğinde akşam namazından sonra Bediüzzaman Hazretlerine götürür, o da mutad olarak okuduğu zikir, tesbih ve tahmidatını bırakarak bu yeni yazılan Kur’an-ı Azimüşşan’ı baştan sona kadar okuyarak tedkik ederdi.

 

1960 ve 1970’li Yıllar

Husrev Efendi, 1960’da Bediüzzaman Hazretleri’nin vefatından sonra Tevafuklu Kur’an’ın yazılması ve tab’ı için aynı azimle çalışmalarına devam ederek üç nüsha daha yazmaya muvaffak olarak yazdığı Mushafların sayısını dokuza çıkarır. Dokuzuncu nüshada tevafuklar artık tamamen kemale ermiş durumdadır. Bu Mushafta, Kur’an’da bulunan 2806 aded “Allah” lafızları yanında, 846 aded “Rab” kelimesinin ve altmış dokuz “Kur’an” lafzının tamamı güzel diziler halinde tevafuk etmektedir. Hem Allah lafzı manasında olan İsm-i Hû’lar da çoklukla tevafuk ediyorlar. Bundan başka her sayfada pek çok “müteşabih” -aynı kökten gelen- kelimeler de tevafuk ederek Kur’an’ın yazısının dahi, -belağati ve manaları gibi- mucize olduğu parlak bir surette görünmektedir.

1960 darbesi sonrası başlayan baskı döneminde Husrev Efendi ve yakın talebeleri büyük sıkıntılar çekerler. Bediüzzaman Hazretleri’nin sağlığında, Nur Talebeleri’ni daimi bir baskı altına alan gizli dinsizlik komitesi, şimdi de Husrev Efendi ve yardımcılarını daimi bir takip ve baskı altına alır.  Bu baskılar neticesinde, 1960’da 90 gün, 1964’te bir sene, 1971-1974 arasında tam üç sene hapis yatarlar.

Husrev Efendi hapisten çıktıktan sonra, bütün memleket çapında devam ettirdiği Risale-i Nur hizmetinin beraberinde, artık Tevafuklu Kur’an’ın basılması için çalışmalarına hız verir. 1974 yılında Isparta’da gerçekleştirdiği bir istişare toplantısında, Tevafuklu Kur’an’ı basmak üzere Hayrat Vakfı’nın kurulmasına karar verilir. Daha sonra İstanbul’a geçen Husrev Efendi vakfın resmî kuruluşunu tamamlayarak çalışmalarına orada devam eder. Küçükçekmece’de inşa edilen vakıf binasında artık yeni bir faaliyet dönemi başlamıştır. On sene sürecek bu hazırlık döneminde; Husrev Efendi kendi yetiştirdiği birkaç sadık talebesiyle birlikte Tevafuklu Kur’an’ı tashih ederek baskı için çalışmalara başladılar. Yine aynı dönem içerisinde o günün maddi açıdan gayet sıkıntılı şartları altında gerekli makineler alınarak vakıf binası içinde yeni bir matbaa tesisi kuruldu.

Husrev Efendi ömrünün son üç senesinde, Tevafuklu Kur’an’ı baskıya hazırlamak yolunda gerçekleştirdiği bu hummalı hizmetlerinin ardından 20 Ağustos 1977’de, 78 yaşında vefat ederek  Rahmet-i Rahman’a kavuştu.

1980’li Yıllar ve Tevafuklu Kur’an’ın Tab Edilmesi

Husrev Efendi’den sonra, onun talebeleri Tevafuklu Kur’an’ı tab etme hazırlıklarını hiç sekteye uğratmadan aynı azim ve kararlılıkla devam ettirdiler. Bununla birlikte, Bediüzzaman Hazretleri’yle başlayan ve Husrev Efendi’yle devam eden Risale-i Nur hizmetinin başlangıçtaki safvet ve asliyetini muhafaza ederek çalışmalarını aynı şevk ve gayretle sürdürmekteydiler. Nihayet 1984 yılında, Hayrat Vakfı matbaa tesislerinde Tevafuklu Kur’an tab olunmaya başladı. Her türlü hürmet ve ihtimama layık olan Kur’an’ın, yazısında bulunan bir mucizenin insanlığa gösterilmesi için yapılan bu çalışmalar, böylece tam elli yıl sürmekle, bu cihette tarihte misli olmayan bir hizmet gerçekleştirilmiştir.

Üstad Bediüzzaman Hazretleri’nin hakkında, “Asr-ı saadetten beri böyle hârika bir surette mu’cizeli olarak yazılmasına hiç kimse kadir olmadığı halde Risâle-i Nur’un kahraman bir kâtibi olan Husrev’e ‘yaz emri’ buyrulmasıyla, Levh-i Mahfuz’daki yazılan Kur’ân gibi  yazılması…[10] dediği bu harika yeni Kur’an, bu tarihten itibaren Müslümanların istifadesine sunulmuş oldu.

Tevafuklu Kur’an’ın tab’a girmesiyle artık insanlar, Kur’an’ın bir mucizesini gözleriyle görerek okuyabilmek ve Levh-i Mahfuz’daki aslına benzeyen bir Kur’an nüshasıyla muhatab olmak şerefine kavuştular. Üstad Bediüzzaman ile Husrev Efendi’nin yarım asrı aşan azim ve gayretlerinin bir mahsulu olan Tevafuklu Kur’an’ın yüz binler nüshaları, günümüzde Isparta-Kuleönü Kasabası’nda sekiz dönümlük kapalı bir alanda kurulan matbaa tesislerinde çoğaltılarak bütün Dünyaya neşredilmektedir. Bu şekilde, yıllar öncesinden Bediüzzaman Hazretleri’nin “Kuleönünde bir nur görüyorum” diye haber verdiği Kur’an’ın asrımızın nasibi olan yeni bir nuru, oradan bütün âleme neşrolarak aziz Üstad’ın bu müjdeli haberini tasdik etmektedir.



[1]Barla Lahikası, s. 294

[2] Kastamonu Lahikası, s. 108

[3] Kastamonu Lahikası, s.200

[4] Kastamonu Lahikası, s.237

 

[5] Kastamonu Lahikası, s. 251

[6] Kastamonu Lahikası, s. 261

[7] Kastamonu Lahikası, s. 238

[8] Emirdağ Lahikası 2, s. 11

[9] Emirdağ Lahikası 2, s. 151

[10] Şualar, 11. Şua, s.