Makale Şehirlerin Anası Mekke

sehirlerin-anasi.jpg (601×308)

Kâbe, bütün dünya Müslümanları tarafından yeryüzünde en kutsal kabul edilen mekândır. Arap yarımadasındaki "Ümmü'l-Kura - Şehirlerin Anası" olarak bilinen Mekke'de bulunan Mescid-i Haram'ın ortasında yer almaktadır. Mekke, yeryüzünde insan hayatı için müstesna bir rol üstlenmiştir. İnsanoğlunun ilk imarı için seçilen bu yer, iklim ve coğrafi konum noktasında oldukça ilgi çekicidir. Küre-i Arz üzerinde sayısız güzelliklerin tezahür ettiği, tabiatıyla, iklimiyle, bitki örtüsü ve ekolojisiyle harika sayılan bölgeler dururken, Hicaz bölgesindeki bir çölün ortasında bulunan çorak ve kurak Gözyaşı Vadisi'nin Kâbe'ye mekân olarak seçilmiş olması, düşündürücü olmakla birlikte bir o kadar da ibret vericidir. 

Allah, insanoğlunun ikameti için neden Mekke'yi seçmiştir. Bu iradeyle hangi âyetlerini göstermek istemiştir? Bu yöreyi farklı kılan nedir ve bu vadide özel olan ne vardır? Yeryüzünde Beytullah'ın inşa edildiği yer neden Mekke'dir? Şüphesiz bu sorular, oldukça düşündürücüdür. Mekke'de ve hususen Kâbe'nin yer aldığı Gözyaşı Vadisinde taş, topraktan başka bir şey yoktur. Sonrasında zemzem kuyusunun harika bir tarzda keşfiyle taş ve toprağın yanında su da buluna gelmiştir. Ancak bu vadi, ziraata ve dolayısıyla insan hayatına asla uygun bir yer değildir. 

Anlaşılan odur ki; yeryüzündeki tabiat harikalarıyla dolu coğrafyalarla mukayese edildiğinde sevimli gelecek hiçbir yanı olmayan bu çorak vadiyi, Allah-ü Teala, bazı âyetlerini göstermek üzere emir ve iradesiyle imar ettirip, şenlendirmiştir. Böylece bu zatı itibariyle sevimsiz iklim ve coğrafya, bir anda Müslümanlar için yeryüzünde en çok sevilen ve arzu edilen mekâna dönüşmüştür. Allah'ın evi için bu vadinin seçilmesi insanlığa sadece babası Âdem'in (as) ocağını hatırlatmakla kalmamakta, aynı zamanda insanın toprak ve sudan yaratıldığını da bütün çıplaklığıyla haykırmaktadır. Mekke, dünyevi olan hiçbir şeyi barındırmamakla, bütün dünyeviliği reddetmektedir. Bu tavır, Kâbe'nin biçiminde de devam etmiştir. Aslında Mekke bir dünya şehri değildir. Dünyaya ait bir şehir de değildir, dünyaya çağıran bir şehir hiç olmamıştır.

Zannımızca, dünya şehirleri ve Mekke arasındaki fark şudur: Eğer Allah isterse, en sevimsiz bir yer bile insanlar için en sevimli hale gelebilir. Mekke'ye davet, dünyayı terk etmeye davettir. Bütün perdelerden sıyrılıp, saf bir şekilde Rabbe yönelmektir. Bu çağrının ve dört bin yıl öteden seslenen Hz. İbrahim'in (as) davetinin yeryüzünde milyonların gönlünde yankılanışı, asırlardır milyonların o çorak vadiyi şenlendirmesi ne kadar ibret vericidir. Risale-i Mi'mariyye isimli eserde, ‘imar' kelimesinin Türkçe karşılığı, şenlendirmek; mimarın karşılığı da, şenlendirici olarak verilmiştir. Çölün ortasında, kurak ve çorak arazide yapılan ilk imarın ve sonrasında kurulan şehrin o coğrafyayı ne kadar şenlendirdiği, dikkate şayan bir hadisedir. Mekke Allah'ın imar ediciliğinin dünya üzerindeki en müstesna bir numunesidir.

Mekke bütün bu özellikleriyle ve duruşuyla insanlığa şöyle seslenmektedir: Ey insan! Dünyayı bırak, Rabbine bak!

KÂBE'NİN MİMARİSİNDEKİ SIRLAR

Bütün Müslümanların kıblesi olan Kâbe, yeryüzünde inşa edilmiş ilk mukaddes mabettir. Kur'an-ı Kerim'de bu hakikat şöyle ifade edilmiştir: "İnsanlar için yeryüzünde kurulan ilk ev, Mekke'de bulunan mübarek ve âlemler için hidâyet kaynağı olan Kâbe'dir" (Âl-i İmran, 3/96). Kâbe, Beytü'l Haram, Beytullah ve Beyt-i Atik olarak da isimlendirilmiştir. 

Âyet ve hadisin işaretiyle yeryüzünde ilk ev olarak yapılan Kâbe'nin, sadece bir ev değil, Allah'a ibadet maksadıyla yapılmış ilk ev ve ilk mescid olduğu anlaşılmaktadır. Kâbe'yi ilk inşa edenin insanlığın atası Hz. Âdem (as) olduğu, daha sonra -Nuh tufanı ile harab olarak sadece temelleri kalan- Kâbe'nin, Hz. İbrahim ve oğlu Hz. İsmail'in birlikte aynı temeller üzerinde yükselterek onu ikinci defa inşa ettikleri nakledilmiştir.
Arapçada Kâbe kelime olarak, söylendiği gibi "küp" manasına değil "kübik" yapı manasına gelmektedir. Arap dilinde sadece kare veya küp şeklindeki nesnelere değil, aynı zamanda yuvarlak nesnelere de "müka'ab" denilmiştir. Şeklin oval hatlı olması, onun kübik/kâbe olarak isimlendirilmesine engel olmamıştır. 

Kâbe ifadesi, hem yuvarlak olan biçimi hem de köşeli olanı temsil etmesi açısından oldukça ilgi çekicidir. Çünkü günümüzde mevcut olan kübik dikdörtgen prizmayı ve aynı zamanda kavisli hatim duvarı ile sınırlanmış hicr kısmı Kâbe'ye dâhil olduğunda ortaya çıkan kürevî bir hatta sahip geometrik biçimi de yine aynı Kâbe kelimesi ifade edebilmektedir. Küresel bir hatta sahip olmak, Kâbe'nin kübik olmasına engel değildir.
Kâbe kelimesinin hem köşeli hem de kavisli şekilleri ifade etmesi, onun kalbi temsil ettiği şeklinde de yorumlanmıştır. Bu anlamda Kâbe, kalbin yeryüzündeki karşılığı olarak kabul edilmektedir. İnsanın evi kalbi olduğundan, "Evimi temiz tut" emri, mecaz anlamda kalbini temiz tut anlamında yorumlanmıştır. 
Arapça'da "beyt" ifadesi, içinde gecelenen ev için kullanılmıştır. Bu anlamda Kâbe'ye Beytullah isminin verilmesi manidar sayılmaktadır. Kâbe aynı zamanda ilk insanın ve de insanlığın ilk evidir. Kâbe'yi ilk mimarı Hz. Âdem (as) ev olarak inşa etmiştir. Yeryüzündeki ilk imar ve inşaatı başlatan Hz. Âdem (as), insanlığın atası olduğu gibi -ilk mimar olarak- mimarlığın da babasıdır. Kâbe'nin hatim ile sınırlanmış hicr kısmında Hz. İbrahim, Hz. İsmail ve Hz. Hacer'in evinin bulunduğu, Hz. İsmail ile annesinin orada medfun bulunduğu bilinmektedir. Dolayısıyla Kâbe, aslında ve aynı zamanda evdir. 

Kâbe Hz. Âdem'in (as) evi olması itibarıyla, onu ziyaret etmek, insanlık için baba ocağına, ana kucağına gitmek ve bir sıla-i rahimdir. Bu sebeple insanlığa yapılan bir çağrı olan hac, insanoğlunun anavatanına vefa borcunu ifa etmesidir. Kur'an'ın "Ona bir yol bulabilen herkes için beyti haccetmesi, Allah'ın insanlık üzerindeki hakkıdır" fermanı da bu hakikati hatırlatmaktadır. O kapıya gelip Kâbe'yi gören insan, kendi özüyle ve kendi fıtratıyla karşılaşmaktadır. Bu yüzden hac, kişinin kendisi ile tanışmasıdır. Kâbe'yi ziyaret eden insan, kendi varlığı ile yokluğunu, geçmişi ile geleceğini, düşmanı ile dostunu tanır. İnsanoğlu, bölgeyi ziyaret ederek, bu yörenin ifa ettiği hayati rolün hatırasına saygı, hürmet ve minnet göstermekle yükümlü kılınmıştır.
Yukarıdan bakıldığında, saat yönünün tersi istikamette, Hacerü'l-Esved köşesinden başlayarak Kâbe'nin etrafında yedi tam şavt (tur) dönerek tavaf edilir. Sanki bu ameli ibadette insan, zerreden küreye bütün varlığın seslendirdiği ilahiye katılarak, adeta zamanı tersine çevirerek baba ocağına dönmekte, kendinin ve neslinin yaradılışını hatırlamakta ve Rabbi'ni tazim etmektedir. 

Müslümanlar Mekke'yi hicaz bölgesinin karnı (Batn-ı Mekke), Beytullah'ı da Mekke'nin rahmi (el-Batha) olarak isimlendirmişlerdir. Bu anlamda Kâbe, insanlık için asıla, ilk varoluşa yani anne rahmine dönüş ve Rabb'inin merhametine kavuşma yeridir. Kâbe, Müslümanlar için var olmanın ve yükselmenin ilk seviyesini belirtmesi açısından tevazuun, sadeliğin ve gösterişsizliğin de sembolüdür. 

KÂBE'NİN MİMARİSİ NEDEN BU ŞEKİLDE TASARLANMIŞTIR?

Yeryüzünde Allah'a ibadet amacıyla yapılan ilk ev, ilk yapı olan Kâbe'nin geometrik biçimi ve mimarisi neden bu şekilde tasarlanmıştır? Ya da soruyu şöyle soralım: Acaba insan hangi mimari biçimle, tasarımla, bezeme ve süslemeyle Allah'ın şanına layık bir yapı yapabilir? Acaba Kâbe'nin mimarisi nasıl olmalıdır? 
İşte bu soruların cevabı, Kâbe'nin mimarisinde gizlidir. Cevap bizatihi Kâbe'nin kendisidir. Yani cevap: hiçliktir, yalınlıktır, saflıktır, yokluktur. İddiasızlığın en büyük iddia olduğunun ispatıdır. Allah'ı insan elinden çıkabilecek en mükemmel mimari eserle bile yüceltmenin mümkün olmadığının ilanıdır. 
Kâbe -duruşuyla- bütün dünyaya, insanın Allah karşısındaki acziyetini ilan etmektedir. İnsanın Allah'ın büyüklüğünü takdir etmedeki acziyetinin tecessüm etmiş şeklidir Kâbe. İnsanoğlunun Allah için yaptığı ve yapacağı her ne varsa, Rabbine nispeten ne kadar sembolik, ne kadar değersiz kaldığını da temsil ve ifade etmektedir. Bu anlamda teslimiyetin, kulluğun, imanın, haddini ve kendini bilmenin ve aşkın mimariye dönüşmüş biçimidir.

Kâbe'nin tasarımı, yapısı ve geometrik biçimi sade, fakat heybetli ve etkileyicidir. Kâbe, ‘az'ın ‘çok' olduğu bir yapıdır. (İnsanlık mimaride sadeliğin ortaya koyduğu çarpıcı hakikati ancak 20. yüzyılda modern mimarlığın babası olarak kabul edilen Mies Van der Rohe'un dilinden "less is more", "az çoktur" ifadeleriyle duyacaktır.) Kabe'nin, Mescid-i Haram'ın ortasında bir derviş mahviyeti içinde ancak bir o kadar da vakarlı bir duruşu vardır. Sadelikteki yüceliği ve heybeti, tüyler ürpertici bir etkiye sahiptir. Ki onu ilk defa gören Müslümanlar, uzunca bir süre bu ürpertiyi yaşarlar. 

Kâbe, mimarisiyle bir güç gösterisi olarak veya mimari bir rekabet unsuru olarak değil, seküler olmayan bir varoluş kaygısıyla yapılmıştır. Bu anlamda; dünya üzerinde durduğu halde dünyevi olan hiçbir şeyi yansıtmayan ve hatta bütün dünyeviliği reddeden, son derece saf bir geometrik forma sahiptir. Yalın ve saf biçimiyle Kâbe, mahlûk olan insanın Halik'ına karşı rekabetini değil, teslimiyetini ve imanını sembolize eder. Tüm mülkün sahibi, mevcudat mülkü üzerinde ancak böyle yalın bir mimari ile, hiçbir gurur ve kibir içermeyen bir biçimle tesbih ve tazim edilebilir. Elbette mimarisiyle verdiği bu mesaj, tevhid inancının çok güçlü bir yansımasıdır. Kâbe, tevhid inancının mimariye dönüşmüş biçimidir. İnsanlığın imanına karşı Esma-yı Hüsna'ya gölge olmayan bir ayna gibidir. Allah ile kul arasında sakil bir perde değil, şeffaf bir zar hükmündedir. 

Gözyaşı Vadisinin ortasında siyah bir elmas edasıyla, yapıldığı günkü gibi duran Kâbe, insanın Allah'a karşı tevazuunu ve masumiyetini temsil ediyor. Aşkın merkezi Kâbe'de tavaf başlayınca, bütün insanları kendine çeken bir cazibe başlıyor. Tıpkı manevi bir girdap gibi, bütün insanları kendine çekip tavaf halkasına katıyor. İnsan tavaf halkasına girdiğinde, sanki yeryüzünün kalbine girmiş ve o kalbe tavaf damarlarından akan kana karışmış bir damla gibi iman denizinde kayboluyor. Benliğini yok edip kulluğun tam idrakine varıyor.

ÖZGÜRLÜK VE GÜVENİN MİMARİSİ

Kur'an'ın Kâbe için kullandığı isimlerden ikisi "Beytü'l-Haram" ve "Beytü'l-Atik"tir. Bunlardan birisi, "Güvenlik Evi" ve diğeri de "Özgürlük Evi" anlamına gelmektedir. Güvenlik ve özgürlük, insanoğlunun insanlığıyla alakalı, fıtratında taşıdığı en temel varlık problemidir. İnsanın tüm iç ve dış çatışmaları, neticede bu iki temel problemle ilişkilendirilebilir.

İnsanoğlunun zaman ve mekân değiştikçe sabit kalan bu iki temel problemine yönelik bir çağrı yapan Kâbe, bir cihette insanlara güvenlik ve özgürlük çağrısı yapıyor. Vahiy, insana güvenlik ve özgürlüğünü koruma mesuliyetini getirmiştir. Ancak hakiki bir iman sahibini özgür kılar. Bediüzzaman'ın tabiriyle "Hakiki imanı elde eden adam kâinata meydan okuyabilir." İşte bu özgürlük, Kâbe'de kendini bulur. Özgürlüğün mimarisidir Kâbe; güvenliğin mimarisidir. Hiçbir dünyevi düşünce ve akımdan etkilenmeden kendi ihtişamıyla durmaktadır, Gözyaşı Vadisinde, Mekke'de. Kâbe, sırtlarına kefeni temsil eden ihramları giyerek mahşerin provasını yapmaya gelen insanları, bütün dünyevi şekil ve biçimlerden mücerred bir mimari duruş ile özgürce selamlar. Bu manevi koronun ahengini ve ritmini bozacak hiçbir sıklet içermeden, bütün heybetiyle, asırlar ötesinden gelen mesajı ve çağrıyı en özgün biçimiyle haykırır. Hiçbir insan tarafından yadırganmayan mimarisiyle, bütün inananlara güveni ve baba ocağının sıcaklığını telkin eder.
Kâbe, mimarisiyle mütevazılık, sadelik içinde müzeyyen ve muhteşem bir algı oluşturmaktadır. İnsanlığın bu ilk imar faaliyeti, bir fetiş nesnesi ortaya koyma gayreti değildir. Kâbe'nin tasarımı, içinde bulunduğu tabiata saygılı, çevresine en az seviyede müdahale eden ve son derece iktisatlı bir tasarımdır. Kâbe'nin mimarisiyle verdiği iktisat dersi, günümüzdeki mimari eserlerde ortaya konulan israfat ile kıyaslandığı zaman daha da anlamlı olmaktadır. Evet, Kâbe tasarımındaki sadelik ve basitliğiyle israfı, beyhude gayretkeşliği reddetmekte, aynı zamanda akla ve kalbe hitab etmektedir. 

BEYTÜ'L-MAMUR

Rivâyetlere göre Âdem (as) ve eşi cennetteyken, Arşın Kâbesi Beytü'l-Ma'mur'u tavaf eden meleklerin tesbihi ile mest olmuşlardı. Dünyaya indirildiklerinde o tesbihattan mahrum kalmış ve o manzarayı özlemişlerdi. İlahi affa mazhar olduktan sonra Allah, Âdem'e yeryüzünde bir Kâbe inşa etmesini ve inşa ettikten sonra tavaf etmesini emretmişti. Böylece Allah, hem Âdemoğluna olan hususi rahmetini göstermiş hem "Biz Seni hamd ile tesbih ve takdir edip dururken, sen yeryüzünü fesada verecek orada kan dökecek birilerini mi yaratacaksın?" itirazına cevap vermiş, hem de "Sizin bilmediklerinizi ben bilirim" hitabının sırrını izah etmiştir.

Kur'an-ı Kerim'de Tûr Sûresinin 4. âyetinde Beytü'l-Mamur'dan bahsedilmektedir. Yeryüzünün kalbi Kâbe, arzın arş rahminden beslendiği manevi göbekbağı ile Beytü'l-Mamur'a bağlıdır.
Rivâyete göre semada bulunan Beytü'l-Mamur'u her gün yetmiş bin melâike ziyaret eder ve kıyamete kadar bir daha geri dönmezler. Hasan-ı Basrî'den gelen bir rivâyete göre; "Beyt-i Ma'mur'dan maksat, Kâbe'dir. Allah Teâlâ onu her sene altı yüz bin kişi ile Ma'mur hale getirir. Eğer insanlar ondan eksilirse meleklerle doldurulur." 

Bilindiği gibi bir yerin mamur olması, imar edilmesi ve şenlendirilmesi, mukim ve ziyaretçilerinin çok olup güzel bakılması manasında değişmeceli bir anlam taşımaktadır. Kâbe'nin mamur olması da "Ayakta duranlar, rükû ve secde edenler için evimi temizle" (Hacc, 22/26) âyetince; etrafındakilerin ve hacıların çokluğu ve ziyaret etmeleriyle gerçekleşmektedir. Beyzavi'ye göre de Beyt-i Mamur'dan kasıt, müminin kalbidir ki, onun bakımlı olması da, bilgi ve ilhas iledir.

Allah, bu mübarek mekânı ziyaret edebilmeyi ve daha önce gidenlerin de tekrar tekrar ziyaretini nasib eylesin. Âmin.

KAYNAKÇA
1. İslam'da Ev ve Şehir, Mustafa İslamoğlu, Umut Gençliği Bülteni, 2010
2. Risale-i Mimariyye, Cafer Efendi, Kubbealtı Yayınları, 2010
3. Hacılar ve Sultanlar, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 1995
4. Miratü'l Harameyn, İbrahim Rıfat Paşa, Yitik Hazine Yayınları, 2010
5. Hak Dili Kur'an Dili, Kur'an-I Kerim Tefsiri, Elmalılı Hamdi Yazır 
6. Tuhfetü'l Harameyn, Nabi, 1683
7. Sahîh-i Buhârî Muhtasarı Tecrid-i Sarih Tercemesi ve Şerhi, ez-Zebîdî, 1984