Makale Risale-i Nur'da Isparta ve Isparta Kahramanları

davraz.jpg (601×308)

Isparta, ehl-i imanın manevî imdadına gönderilen Risale-i Nur Külliyatının telif edildiği merkezdir. Isparta, İslâm milletinin, hususan Anadolu halkının başına gelen dehşetli bir dalâlet ve dinsizlik cereyanına karşı, Kur'andan gelen bir hidayet nurunun, bir saadet güneşinin doğduğu topraklardır. Isparta, Rahmet-i İlâhiyenin ve İhsan-ı Rabbanînin bu mübarek Anadolu hakkında, bu kahraman İslâm Milletinin evlâdları ve Âlem-i İslâm hakkında ebedî saadet vesilesi olan eserlerin parladığı Şâm-ı Şerif manası ve mübarekiyeti kazanan bahtiyar ilimizdir.

 

 

İsparit Nahiyesi - Isparta Vilayeti

Çocukluğu İsparit Nahiyesi sınırları içinde geçen Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri’nin yaşlılık hayatının mühim bir kısmını -ismen ona çok benzeyen- Isparta vilayetinde geçirmiş olması acib bir tevâfuk olmuştur. Biri hayata gözlerini açtığı, diğeri ise cihanşümul hizmetini başlatıp temellendirdiği yerler olan İsparit ile Isparta arasındaki bu tevâfuka sonraki yıllarda kendisi de dikkat çekerek şöyle bir münasebet kurar:

“Evet, ben üç cihetle Ispartalıyım. Gerçi tarihçe ispat edemiyorum; fakat kanaatim var ki, İsparit Nahiyesinde dünyaya gelen Said'in aslı buradan gitmiş. Hem Isparta vilâyeti öyle hakikî kardeşleri bana vermiş ki; değil Abdülmecid ve Abdurrahman, belki Said'i onların her birisine maalmemnuniye feda eylerim.”

Aynı düşüncesini bir yerde de şöyle dile getirir: “Belki muhtemeldir ki, o küçük Isparta'nın aslı, bu büyük Isparta'dan gitmiş. Benim vatan-ı aslîm, bu Isparta olmak caizdir.

Bediüzzaman Hazretleri’nin hayatında bu iki yerin önemi hiç kuşkusuz büyüktür. Zira İsparit, bu büyük İslam kahramının dünyaya geldiği Nurs Köyü’nün içinde yer aldığı nâhiyedir.

Isparta ise onun ortaya koymuş olduğu, dünyanın seyrini değiştirebilecek cihanşumül hizmetinin ev sahipliğini yapmış ve en önemli eserlerini orada telif ettiği yer olmuştur. Unutulup kaybolması kasdıyla gönderildiği bu vilayetin insanları ona ve hizmetine sahip çıkmıştır. En halis, en sadık, en sebatkâr, en sarsılmaz talebeleri Isparta’dan yetişmiştir. Isparta Üstad’ın ifadesiyle imana yaptığı hizmetle Şam-ı Şerîf’in mübarekliğine benzer bir mübarekiyet kazanmıştır.   

 

Isparta’daki Mübarek Seyyid Nesli

Isparta’da böyle kahraman Nur Talebeleri’nin çoklukla çıkması bir tesadüf değildi. Asırlardır tatbik edilmekte olan güzel bir âdetin neticesiydi. Çünkü eskiden beri Isparta zenginleri hacca gittiklerinde, orada yetim kalmış seyyid çocukların bakımlarını üstlenerek Isparta’ya getirirlerdi. 1600’lü yıllarda Isparta’da 103 seyyidin yaşadığı kayıtlara geçtiği gibi, bunlardan dördü sırayla İstanbul’da seyyidlerin kayıtlarını tutmakla görevli olan Nakîbül-Eşraflık makamına getirilmişlerdi. Husrev Efendi gibi seyyidliği senedle bilinenlerin dışında, zaman içinde şerefli nesebleri unutulmuş pek çok insan Isparta halkı içinde karışarak bu şekilde Hazret-i Peygamber (asm)’ın mübarek neslinin çoğalmasına vesile olmuşlardır. Bediüzzaman Hazretleri Âl-i Beyt ismiyle anılan seyyidlerin, dine sahip çıkmakta herkesten ileri olduklarını şöyle izah eder:

Âl-i Beyt’in efradı ise, itikad ve iman hususunda sairlerden çok ileri olmasa da, yine teslim, iltizam ve taraf  girlikte (sahiplenmekte) çok ileridedirler. Çünkü İslamiyet’e fıtraten, neslen ve cibilliyeten tarafdardırlar. Cibillî tarafdarlık zaîf ve şansız, hatta haksız da olsa bırakılmaz. Nerede kaldı ki, gayet kuvvetli, gayet hakikatlı, gayet şanlı, bütün silsile-i ecdadı bağlandığı ve şeref kazandığı ve canlarını feda ettikleri bir hakikata tarafdarlık, ne kadar esaslı ve fıtrî olduğunu bilbedahe hisseden bir zat, hiç tarafdarlığı bırakır mı? Ehl-i Beyt, işte bu şiddet-i iltizam (sahiplenme) ve fıtrî İslamiyet cihetiyle Din-i İslam lehinde edna bir emareyi, kuvvetli bir bürhan gibi kabul eder. Çünkü fıtrî taraftardır. Başkası ise, kuvvetli bir bürhan ile sonra iltizam eder.

Bediüzzaman Hazretlerinden çok kimselerin rivayet ettiği meşhur bir sözü olan, “Benim talebelerim fıtridir” ifadesinin bir manası, aslı seyyid olan Husrev Efendi, Hulusi Bey ve Santral Sabri Hoca Efendi gibi, yaratılışça İslamiyet’e şiddetli taraftarlık, koruma ve hizmet duygusu taşıyan Nur Talebelerine bakıyor diyebiliriz. İşte kader-i İlâhinin Hazret-i Üstad’ı Isparta’ya sevk etmesi ve sonraki yıllarda da Risale-i Nur hizmetinin en mühim merkezinin Isparta olarak devam etmesinde o mübarek neslin mühim bir hissesi olsa gerektir. 

 

Isparta Kahramanları’nın Mümtaz Vasıfları

“Hazret-i Üstad Kastamonuda iken, Ispartadaki talebeleriyle dâima alâkadar idi. O, izn-i İlâhî ile biliyordu ki; Risale-i Nuru dünyaya ilân ve neşredecek fedakârlardan ve nâşirlerden kısm-ı âzamı Ispartadan çıkacak veya Isparta merkezindeki hizmet ile bu büyük vazife ifa edilecek.

Risale-i Nurların müellifi Hazret-i Üstad’ın Kastamonu’da kalması Isparta kahramanlarının Kur’an hizmetinde daha ziyâde temâyüz etmelerine bir vesîle oldu. Zirâ Hazret-i Üstad ile maddeten uzak oldukları hâlde manen çok yakın olduklarını onun yokluğunda Risale-i Nurların neşrinde hiçbir gevşeklik göstermemeleri ve pek çok yeni talebeler kazanmakla gösterdiler. Bu sadakat ve kahramanlıktan son derece memnun olan Aziz Üstad, Kastamonu gibi muhtelif vilayetlerde hizmete koşan yeni Nur Talebeleri’ne hep Isparta Kahramanları’nı numune olarak gösteriyordu.

Kastamonu Lâhikası, Hazret-i Üstad’ın Isparta Kahramanlarına ne derece yüksek bir muhabbet taşıdığının ve ne kadar büyük bir değer verdiğinin numuneleri ile doludur.

“İki asker, kemal-i sevinçle gayet dostane ‘Sen Isparta'lısın, bizim hemşehrimizsin.’ Ben de dedim: ‘Maaliftihar, her cihetle Ispartalıyım. Isparta, taşıyla toprağıyla benim nazarımda mübarektir, benim vatanımdır. Ve herbiri yüze mukabil, yüzer ve binler hakikî kardeşlerimin meskat-ı re'sleridir (doğum yerleridir).’

Evet, bu havaliye (Kastamonu’ya) gelen Ispartalılar asker olsun başkalar olsun, ekseriyet-i mutlaka ile beni hemşehri biliyorlar. Hangisi benimle görüşüyor, ‘Sen Ispartalı mısın?’ Ben de diyorum: Maaliftihar, ben Isparta'lıyım. Ve Isparta'da o kadar hakikî kardeşlerim ve akariblerim var ki, meskat-ı re'sim olan Nurs Karyesine (köyüne) pek çok cihetlerle tercih ediyorum. Ve büyük Isparta'nın bir küçük evladı hükmünde olan İsparit Nahiyemize, büyük Isparta'nın bir tek köyünü tercih ediyorum. O kadar hâlis, kahraman kardeşleri bana veren Isparta taşı da, toprağı da, bana ve belki Anadolu'ya mübarek olmuş. İnşâallah hem Anadolu'ya, hem Âlem-i İslam'a neşrettikleri nur tohumları birer rahmete mazhar olur, sünbül verir. Hem gıda, hem ziya, hem deva olup; manevî gala (kıtlık) ve veba ve zulmü ve zulmeti dağıtır.”

“Isparta kahramanlarının gösterdikleri hârikalar ve cihanpesendane (dünyaya meydan okurcasına) hidemat-ı nuriyenin (nur hizmetlerinin) esası, hârika sadakatları ve fevkalâde metanetleridir (dayanıklılıklarıdır). Bu metanetin birinci sebebi: Kuvvet-i imaniye ve ihlas hasletidir. İkinci sebebi: Cesaret-i fıtriyedir.”

“Bu zamanda hususan bu sıralarda, Risale-i Nur’un şâkirdleri tam bir metanet ve tesanüd ve dikkat etmeye muhtaçtırlar. Lillahilhamd Isparta ve havalisi kahramanları demir gibi bir metanet göstermesiyle, başka yerlere de hüsn-i misal oldu.” 

Yine, Kastamonu’lu ileri gelen Nur Talebeleri’nden olan Mehmed Feyzi’ye Isparta Kahramanları gibi olmasını tavsiye ederek Üstad şöyle hitab eder:

 “Feyzi kardeşim! Sen, Isparta Vilayetindeki kahramanlara benzemek istiyorsan tam onlar gibi olmalısın. Hapishanede -Allah rahmet eylesin- mühim bir şeyh ve mürşid ve cazibedar bir Nakşî evliyasından bir zat, dört ay mütemadiyen Risale-i Nur'un elli-altmış şâkirdleri içinde celbkârane sohbet ettiği halde, yalnız bir tek şâkirdi muvakkaten kendine çekebildi. Mütebâkisi, o cazibedar şeyhe karşı müstağni kaldılar. Risale-i Nur'un yüksek, kıymetdar hizmet-i imaniyesi onlara kâfi olarak kanaat veriyordu.”

 

Üstad’ın Gözünde Isparta Talebeleri

Cenab-ı Allah, Üstad Hazretlerine Isparta’da öyle kahraman, ihlâslı ve fedakâr talebeler ihsan etmiştir ki, hiçbir korku, şiddet ve hapis onları Üstadın etrafından koparamamıştır. Bediüzzaman Hazretleri, o kahramanlar sebebiyle Isparta’yı taşıyla toprağıyla seviyor, kabirde yatanlarına dahi duâlar ediyordu. Isparta Kahramanları’nın iman ve Kur’an hizmetindeki fevkalâde ihlâs ve samimiyetlerinin Risale-i Nur hizmetindeki büyük muvaffakiyetin en temel bir sebebi olduğunu, meşhur ‘İhlâs Risalesi’nde Üstad şöyle anlatıyor:

Kuvvet hakta ve ihlâsta olduğuna bir delil, şu hizmetimizdir. Bu hizmetimizde bir parça ihlâs, bu davayı isbat eder ve kendi kendine delil olur. Çünkü yirmi seneden fazla kendi memleketimde ve İstanbul'da ettiğimiz hizmet-i ilmiye ve diniyeye mukabil, burada sizinle yedi-sekiz senede yüz derece fazla edildi.

Hâlbuki kendi memleketimde ve İstanbul'da burada benimle çalışan kardeşlerimden yüz, belki bin derece fazla yardımcılarım varken, burada ben yalnız, kimsesiz, garib, yarım ümmi, insafsız memurların tarassudat ve tazyikatları altında yedi-sekiz sene sizinle ettiğim hizmette, eski hizmetten yüz derece fazla muvaffakıyeti gösteren manevî kuvvet, sizlerdeki ihlâstan geldiğine kat'iyyen şübhem kalmadı.

Hem itiraf ediyorum ki: Samimî ihlâsınızla, şan ü şeref perdesi altında nefsimi okşayan riyadan beni bir derece kurtardınız. İnşâallah tam ihlâsa muvaffak olursunuz, beni de tam ihlâsa sokarsınız.

Bediüzzaman Hazretleri doğudan sürgünle Isparta’ya getirilişi için ben insanların değil kaderin mahkûmuyum der. Kader-i ilâhî sanki onu Isparta’da var olan cevherleri bulup çıkarmak ve işlemek için görevlendirmiş gibidir. Kendileri de buna işaret ederek şöyle der:

Hattâ diyebilirim ki: Kader-i İlâhî beni bu yerlere (Isparta’ya) göndermesi, sizleri şu vazife-i kudsiyede uyandırmak içinmiş.

 

ISPARTA VİLAYETİ MEDRESETÜ’Z ZEHRA HÜKMÜNE GEÇTİ

Bediüzzaman Hazretleri gençlik devresinden beri, asrın ihtiyacına uygun yeni bir medrese eğitim sistemi kurmayı planlıyordu. Otuz yaşlarında İstanbul’a olan ilk seyahatini de Medresetü’z-Zehrâ adını verdiği bu geniş çaplı projesini anlatmak ve destek almak için gerçekleştirmişti. Din ve fen ilimlerini birlikte ders vererek yetiştireceği tam donanımlı, asrını doğru okuyan ve yüksek bir İslamî şuur seviyesine sahip âlimler mezun ederek bütün İslam Dünyası’nı nurlandırmayı hayâl ediyordu. 1914 senesinde Van Gölü kıyısında temellerini attığı bu büyük projesi, maalesef, önce Birinci Dünya Savaşı’nın patlak vermesi, ardından da bir ömür boyu devam edecek olan sürgün hayatının başlaması sebebiyle maddi olarak hayata geçirilememişti.

Fakat Hazret-i Üstad, projesinin asıl temelini oluşturan fen ve din ilimlerini mezc ederek asrın insanlarına hitab eden bir üslubla ders verme niyetini, Kur’an’dan gelen ilhamlarla telif ettiği Risale-i Nur Külliyatı ile başarmış oldu. O maddi medrese, adeta manen genişleyerek bütün vatan sathına yayıldı. Üstelik Risale-i Nur’daki dersler yalnız medrese ehli olan yüksek tabakaya değil, bütün halk tabakalarına hitab eder bir tarzda nasib olmuştu. Bu kuvvetli iman dersinin verildiği medrese ise başta Isparta olarak bütün Anadolu’ydu.

Isparta Vilayeti ise, Risale-i Nur’un en birinci telif ve neşir merkezi olması ve Isparta’nın kahraman talebelerinin bu iman nurlarının dünyaya neşredilmesindeki olağanüstü gayret ve muvaffakiyetleri sebebiyle, Üstad’ın nazarında, yıllardan beri hayalini kurduğu Medresetü’z-Zehrâ hükmüne geçmişti. Hazret-i Üstad Kastamonu’dan yazdığı mektublarında bu düşüncesini mükerrer defa şöyle dile getiriyordu:

Eski Saîd çok zaman Medreset-üz Zehra’yı gâye-i hayal ederek çalışmış. Cenab-ı Hak kemal-i merhametinden, Isparta’yı o Medreset-üz Zehra hükmüne getirdi. Ve nahiyemiz olan küçücük Isparta’nın mahdud akraba ve ahbab yerine, mübârek Isparta Vilâyetini verip binler kardeşi ihsan eyledi.

Cenab-ı Hakk’a hadsiz şükür olsun ki: Isparta Vilâyetini, eskiden beri bir gâye-i hayalim olan bir Medreset-üz Zehra, bir Câmi-ül Ezher yapmış.

 “Bu defa beni çok mesrur eden ve şükre sevkeden ve bu sıralarda hâsıl olan endişemi izale eden ve Isparta Vilâyeti manevî Medreset-üz Zehra olduğunu ve Isparta şâkirdleri sebatta ve sadakatta her yere faik (üstün) olduklarını gösteren, Risale-i Nur erkânlarından üç-dört mektub ve o mektubda isimleri bulunan has kardeşlerimin Risale-i Nur’a hizmet ve kalemleriyle yardım cihetinde bize gösterdikleri fedakârane ulüvv-i cenab, böyle bir zamanda ve böyle bir mevsimde gâyet parlak bir inâyet-i Rabbânîye olduğuna kanaatımız var.”

Hazret-i Üstad, Isparta’nın Medresetüzzehra namını alarak Risale-i Nur’la imana yaptığı hizmetten dolayı eski zamandaki Şam-ı Şerif gibi, Mısır’daki Câmiü’l-Ezher Medresesi gibi bir mübarekiyet kazandığını söylüyor ve şöyle devam ediyordu: “Bu vilayette, imanın kuvveti lâkaydlığa ve ibadetin iştiyakı sefahete hâkim olmasını ve umum vilayetlerin fevkınde (üstünde) bir meziyet-i dindaraneyi Risale-i Nur bu vilayete kazandırdığından…

Isparta’nın kazandığı bu harika meziyetten dolayı Üstad, Isparta kahramanlarını sâir talebelerine örnek gösterdiği gibi Isparta vilâyetini de diğer vilâyetlere örnek gösteriyordu. Denizli'ye ikinci bir Isparta, İnebolu’ya Küçük Isparta namlarını veriyordu. Bunu gören Kastamonu Talebeleri de Isparta’ya yazdıkları bir mektublarında Isparta’ya benzeme arzularını şöyle dile getirmişlerdi.

Biz bu havalideki (Kastamonu’daki) Risale-i Nur Talebeleri namına sizlere pek çok selam ile beraber, arz-ı şükran ediyoruz. Ve sizlere ebeden minnetdarız ki, muktedir ve parlak kalemlerinizle bizleri hem uyandırdınız, hem yardım ettiniz. Bu vilâyeti (Kastamonu’yu), nuranî kalemlerinizle inşâallah Isparta’ya benzettireceksiniz.”

Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri, bu kıymettar hizmetlerinden dolayı Isparta’yı ve Ispartalı talebelerini o kadar seviyordu ki zehirlenme sebebiyle ölüme çok yaklaştığını hissettiği bir anda, “Şiddetli zehirli hastalığım dahi ölüme gidiyor diye, Isparta Vilâyetinde kıymetdar kardeşlerimin kucaklarında teslim-i ruh edip o mübarek toprakta defnolmamı, kalben niyaz ettim.” diyerek o mübarek Isparta’ya olan şiddet-i iştiyakını ortaya koyuyordu.

Aziz Üstad’ın Risale-i Nur’da yer alan bu gibi pek çok ifadelerinde, Risale-i Nur’a membalık yapmış olan Isparta’yı gayet şuurlu bir şekilde Nur Hizmeti’nin merkezine koyduğu ve bütün talebelerinin nazarlarını Isparta’ya doğru çevirmeyi arzuladığı anlaşılmaktadır. Bu şekilde, pek çok merkezde devam etmekte olan Nur Hizmeti bir merkez etrafında toplanarak Isparta modeli üzerinde birlik sağlanmış oluyordu.

 

Gül Fabrikasının Sahibi Husrev Efendi

Bediüzzaman Hazretleri’nin Kastamonu’da bulunduğu yıllarda Husrev Efendi de Isparta talebeleri içinde çok faal bir merkez halini almıştı. Kendisi Risale-i Nur’a talebe olmadan iki ay önce, iki gece üst üste gördüğü rüyalarında, “temelleri atılmakta olan bir gülyağı fabrikasına kâtib olarak tayin edildiğini” görmüştü. Bediüzzaman Hazretleri bu rüyayı tabir ederken, Husrev Efendi’yi, “onun gibi çarklardan oluşan mübarek bir cemaat içinde en has ve en yüksek mertebeye katib tayin edildiği” tabiriyle müjdelemişti.

İşte hem bu müjdeli rüya, hem Husrev Efendi’nin hayret verici bir gayret ve azim içerisinde, adeta bir fabrika gibi Risale-i Nur’u neşretmesi sebebiyle, Bediüzzaman Hazretleri Kastamonu’dan yazdığı mektublarda ona, “Gül Fabrikasının Sahibi” diye hitab etmeye başladı. Bu faaliyetlerin bir neticesi olarak zamanla Isparta merkezinden ve köylerinden, onun vesilesiyle Risale-i Nur’dan istifade eden talebelerin sayısı bini bulmuştu.

İşte Husrev Efendi etrafında toplanan bu Isparta merkezi ve civarı talebelerine Bediüzzaman Hazretleri “Gül Fabrikası” ve o fabrikanın merkezinde bulunan Husrev Efendi’ye de “Gül Fabrikasının Sahibi”, “Gül Fabrikasının Serkâtibi” namını vermişti.

Gül Fabrikası heyeti içinde, Süleyman Rüşdü, Refet Bey, Mehmed Zühdü, Keçeci Mustafa, Tenekeci Mehmed, Isparta Hâfız Ali’si, Kâtib Osman, Nuri Benli gibi önde gelen bazı Nur Talebeleri yer almaktaydı.

Bediüzzaman Hazretleri’nin Kastamonu mektublarında, Husrev Efendi’yi Gül Fabrikası’nın sahibi, kâtibi gibi tabirlerle taltif eden ifadelerinden bazıları şöyledir:

Gül fabrikasının sahibi bizlere parlak bir Gül-ü Muhammedî (asm) bahçesini hediye edecekti. Onu, bütün ruh u canımızla bekliyoruz.”

Gül fabrikasının kâtibliğiyle Risaletü’n Nur'a intisab eden (bağlanan) Husrev, iki buçuk sene evvel bir küçük şişe gülyağı göndermişti. Mütemadiyen istimal ettiğim halde daha bitmedi, devam eder.”

Husrev kardeş! …Hakikaten ebedî bir gül fabrikasına kâtib tayin edildiğinize kanaatim kat'iyyet kesbetti. Rabb-ı Rahîm'e hadsiz hamd ü sena olsun.”

Gül fabrikasının Gül-ü Muhammedî (asm) bahçesini yetiştiren Husrev.”

“İnşâallah o Gül fabrikasının kalemi, buraları da bir gülistana çevirecek.”

Risale-i Nur gül fabrikasının serkâtibi (başkâtibi) gibi kahraman kardeşlerin ve şâkirdlerin fevkalâde gayretleriyle…” 

“Risale-i Nur Kahramanı ve Isparta gülistanında Nur’un gül fabrikasının kâtibi…”

Bediüzzaman Hazretleri’nin Husrev Efendi’ye bu unvan ile latifane hitabları ömrünün sonuna kadar devam etmiştir. Üstad Hazretleri’nin, Kastamonu’dan sonraki hayatında yazdığı mektubları Emirdağ Lâhikası’nda yer alır. Bu Lâhikada geçen aynı tarzdaki hitablarından bazı numuneler şöyledir:

“Gül fabrikası gülistanlarını ve merhum Bedevi bülbüllerini konuşturan Husrev kardeş!

“Isparta kardeşlerimiz, hususan Gül-Nur kahramanı Husrev, benim bu kış münasebetiyle maddî hacetlerimi merak ediyorlar, yardım etmek istiyorlar.”

“Isparta ve havalisi, Gül ve Nur Fabrikasının kahraman şâkirdleri gibi, çelik ve demir gibi bir sebat ve sadakat ve metanet lâzım ki dayanabilsin.”

“Marangoz Ahmed'in bülbülü, gül fabrikasının mübarek gülcü kâtibinin (Husrev’in) bülbülünü tasdik etmesi pek latif olmuş.”

 

Nur Fabrikasının Sahibi Hâfız Ali

Hazret-i Üstad’ın Kastamonu yıllarında, Risale-i Nur’un Isparta’daki kahraman, çok faal şâkirdlerinden ve Denizli Hapsinde Üstadına bedel şehid olan Hâfız Ali, İslamköy’de ve civarındaki Atabey ve Kuleönü talebeleri içinde mühim bir merkeziyet teşkil ediyordu. Hazret-i Üstad, Atabeyli Küçük Lütfi, Hâfız Zühdü ve Tahirî gibi çok çalışkan talebelerin içinde bulunduğu bu heyete “Nur Fabrikası” ve başlarındaki Hâfız Ali’ye de “Nur Fabrikasının Sahibi” namlarını vermişti. Bediüzzaman Hazretleri’nin Gül Fabrikası heyeti hakkındaki beyanları üstteki başlık altında izah edilmişti. Hazret-i Üstad’ın Gül ve Nur Fabrikaları namını verdiği bu iki heyete ne kadar büyük değer verdiğini gösteren bazı beyanları:

“Ben, Risale-i Nur hesabına âhir ömrüme kadar Nur ve Gül dairesindeki sebatkâr ve metin ve sarsılmaz kardeşlerimle, Kastamonu'lu fedakârlar ile ebeden müteşekkirane iftihar ediyorum ve onlarla bütün zalimlerin sıkıntılarına karşı bir kuvvetli nokta-i istinad ve tam bir teselli buluyorum. Şimdi ölsem, onlar var diye ferah-ı kalble ecelimi karşılayacağım.”

“Dünyayı ışıklandıracak bir nur fabrikası ve mazi ve istikbali rayiha-i tayyibesiyle muattar edecek (güzel kokularıyla kokulandıracak) bir gül fabrikası semadan bizim imdadımıza gönderilmiş ve benim arkamda kuvvetü’z-zahr (destek kuvveti) olarak duruyor ve mütemadiyen çalışıyorlar diye mesrur oluyorum. Yüzbinler Elhamdülillah.”

Gül ve Nur fabrikası namına Husrev'in tebrik mektubu, beni sevinçle ağlattırdı.”

Isparta’da Gül Fabrikası sahibi Husrev Efendi ile İslamköy’deki Nur Fabrikası sahibi Hâfız Ali Efendi arasında, Risale-i Nur’daki kardeşlik mesleğinin gerektirdiği tam bir sevgi, dayanışma ve kardeşlik hâkim durumdaydı. Aralarındaki bu samîmi dostluk, sevgili Üstadlarından en büyük bir müjdeyi almalarına sebep oldu. O da, İhlâs Risalesi’nin gösterdiği en yüksek hedef olan, bu hizmet-i Kur’aniye’deki kardeşleriyle tam fani olmak derecesinde ihlâsın en yüksek mertebesini elde edip yaşamaktı. Hazret-i Üstad onları şu cümlelerle tebrik ediyordu:

Hâfız Ali ile Husrev’in birbirleriyle ciddî bir mahviyet içinde kardeşlik irtibatları, Risale-i İhlâs’ın tam sırrına mazhar olduğunuzu bana ihsas etti, ümidlerimi fevkalâde kuvvetlendirdi.

Hiç şüphesiz Nur Fabrikası sâhibi Hâfız Ali Efendi ve Gül Fabrikası sâhibi Husrev Efendi’nin Risale-i Nur hizmetindeki fedâkârlıkları emsâlsizdi ve bu fedâkârlıklarının menbaı olan ihlasları Hazret-i Üstad tarafından çok defa takdir edilmişti. Bediüzzaman Hazretleri’ne göre onlar bir baştaki iki göz gibi iki baksalar da bir görürlerdi:   

“Bir zaman Barla’da, bütün tarîkatların şecere-i külliyesini tanzim ve istinsah etmek için Hâfız Ali ile Husrev o vakit o işte bulundular, çalıştılar. Tâ o vakitte bu iki zat, ileride Risale-i Nur’a ehemmiyetli hizmette bulunacaklarını ve başta iki göz gibi, iki bakar bir görür, diye kuvvetli bir temenni ile ümid etmiştim. Cenab-ı Hakk’a hadsiz şükür olsun ki; o ümidim, o zamandan beri tahakkuk etti ve ediyor ve şimdi tam oldu.”

Hâfız Ali Efendi’nin daha hizmete başladığı ilk yıllarda Bediüzzaman Hazretleri’nin huzurunda göstermiş olduğu ihlas hali onun iman hizmetinde nasıl bir samimiyet içinde olduğunu çok güzel gözlere göstermişti. Bunun üzerine Bediüzzaman Hazretleri onun bu halini tüm Nur Talebeleri’ne bir hüsn-ü misal olmak üzere şöyle kayda geçti:

“Kardeşlerimizden İslamköy'lü Hâfız Ali Efendi, kendine rakib olacak diğer bir kardeşimiz hakkında gösterdiği hiss-i uhuvveti (kardeşlik duygusunu ) çok kıymettar gördüğüm için size beyan ediyorum:

O zat yanıma geldi; ötekinin hattı (yazısı), kendisinin hattından iyi olduğunu söyledim. ‘O daha çok hizmet eder’ dedim. Baktım ki; Hâfız Ali kemal-i samimiyet ve ihlas ile onun tefevvuku (üstünlüğü) ile iftihar etti, telezzüz eyledi. Hem üstadının nazar-ı muhabbetini celb ettiği için memnun oldu. Onun kalbine dikkat ettim; gösteriş değil, samimî olduğunu hissettim. Cenab-ı Allah'a şükrettim ki, kardeşlerim içinde bu âlî hissi taşıyanlar var. İnşâallah bu his büyük hizmet görecek.”

Bu iki Nur Kahramanı’nın birlikte mazhar oldukları Risale-i Nur’un acîb bir tevâfuk kerâmetini Bediüzzaman Hazretleri şöyle anlatıyor:

“Tevâfukat-ı latifedendir ki, Ramazan Bayramı’ndan bir gün evvel, Husrev Mûcizât-ı Enbiya’daki sırr-ı i’câzı yazarken bayramın gecesinde bitirdi. Risaledeki sayfaların başlarındaki eliflerde bayrama işaret eden “iyd” (bayram) lafzı çıkmış.

Aynı günde Hâfız Ali Telvihat-ı Tis’a’yı yazarken bitirdi. Dedim, “başımı ne için kestiniz? Acaba Hâfız Ali’nin yazdığında başım çıkmasın?” Hakikaten Hâfız Ali’nin yazdığı risalenin sahife başlarındaki elifler başımı gösterdi. Hâfız Ali’nin “sin”i, Husrev’in “iyd”inin başına geçti. Bu iki risale elifleri hem Said oldu, hem de “iydiniz said olsun!” dediler.”

 

Kuleönü Mübarekler Heyeti

Isparta Ovası içinde bir kasaba olan Kuleönü, Risale-i Nur hizmetine fedakârâne sahip çıkan pek çok Nur kahramanı yetiştiren bahtiyar bir nur beldesidir. Bu nurlu kasabanın Nur Talebeleri’ne Bediüzzaman Hazretleri tarafından “Mübarekler Heyeti” nâmı verilmiştir. Bu köyden ilk olarak, 1928 yılında Bediüzzaman Hazretleri’ni ziyarete gidip talebe olan Sarıbıçak lakabıyla tanınan Büyük Mustafa olmuştu. Onun ziyareti Üstad Bediüzzaman’ın yeğeni Abdurrahman’ın vefatından dolayı büyük hüzünler içinde olduğu bir ana denk gelmişti. Onun gelişi Hazret-i Üstad’a büyük bir teselli olmuş ve hakkında şöyle demişti:

“Cenab-ı Hak Mustafa'yı nümune olarak bana göndermiş ki; senden bir Abdurrahman aldım, mukabilinde bu gördüğün Mustafa gibi otuz Abdurrahman o vazife-i diniyede sana hem talebe, hem biraderzade, hem evlâd-ı manevî, hem kardeş, hem fedakâr arkadaş vereceğim.”

İşte bu ziyaret sonrası Kuleönü genç ve ihtiyarları birer ikişer Üstad’ı ziyarete giderek kendisine talebe olmaya ve Risale-i Nur’u yazarak neşretmeye başladılar. Onlardan biri olan Büyük Mustafa’nın kardeşi Küçük Ali için Hazret-i Üstad aynı yerde şöyle der:

“İşte o Mustafa'nın küçük kardeşi olan Küçük Ali kendi güzel, sıhhatlı kalemiyle yedi yüzden ziyade Nur Risalelerini yazmakla tamamıyla bilfiil bir Abdurrahman olduğu gibi, müteaddid Abdurrahman'ları da yetiştirdi.”

Maziden gelen kuvvetli bir tarikat terbiyesi bulunan bu köyde kısa zamanda hummalı bir Nur hizmeti başlamıştır. Zamanla Risale-i Nur’u yazan kalem sahiplerinin sayısı beş yüzü bulmuştur. Nur hizmetine öyle büyük bir sadakatle baş koymuşlardı ki hiçbir baskı, zulüm ve tehdid onları durduramıyordu. Hizmet uğrunda öyle bir sebat ve metanet gösteriyorlardı ki, Büyük Mustafa, Büyük Ruhlu Küçük Ali ve Hâfız Mustafa gibi köyün önde gelen isimleri Hâfız Ali ve Sabri Efendilerin de olduğu bir toplulukta Kur’an üzerine el koyarak hizmet hakkında sorguya çekildiklerinde “ser (başımızı) verip sır vermeyeceğiz” diyerek yemin etmişlerdi.

Yine bu üç isim Bediüzzaman Hazretleri’nin erkân-ı sitte namını verdiği en yakın altı talebesinden olma şerefini de kazanmışlardı. Diğer üçü ise Isparta’dan Husrev ve Rüşdü Efendiler ile Atabey’den Tahirî Efendi idi.

Bu çalışkan mübarekler yalnız Risaleleri yazmakla kalmayıp çevre köy ve kasabalara yayılması için de yoğun bir çaba içerisine girmişlerdir. Sabahları hizmet için evden çıkmadan önce Bediüzzaman Hazretleri’nin okuduğu Cevşen gibi vird ve duâların içinde yer aldığı evrad kitapçığının tamamını okurlar, manevî bir zırh kuşanarak öyle çıkarlardı.

Kuleönü Mübarekler Heyeti hakkında Hazret-i Üstad’ın Lahikalara geçmiş pek çok senâkâr ifadeleri olmuştur. Numune olarak onlardan bazıları şöyledir:

“(Kuleönü) Mübarekler Heyetinde öyle bir şahs-ı manevî hissediyorum ki, (hediye kabul etmemek) kaidemi ona karşı muhafaza edemiyorum. O şahs-ı manevîyi kızdırmamak ve rencide etmemek için, yalnız o paradan borç olarak beş lirayı bu bayram umûr-u hayriyesine sarfetmek için kabul ettim.”

“Nur fabrikasının sahibi Hâfız Ali'nin ve (Kuleönü) mübareklerin(in) köyleri ortasında, duâda Sav köyü mevki almış. Tam bir senedir ahya (hayatta olanlar) yüzünden emvat (ölüler) dahi hisse alıyorlar.”

“Atabey de, İslâmköyü, Sava Köyü, Kuleönü Karyeleri gibi Nurs Karyesine arkadaş olup umum manevî kazancımıza hissedar oldu.”

“(Kuleönü) Mübarek köyünden, mübarekler cemaatinden, mübarek İbrahim'in bereketli mektubunu okudum. Beni memnun eden çok sözler var içinde. Ve bilhassa benim başıma yağan yağmurdan rü'yada içmesi ve biraderzadesi Osman'ın ileride Risale-i Nur'a talebe olması için kendini okutması bizi mesrur eyledi. Cenab-ı Hak öyle mübarekleri o köyde çoğaltsın. Âmîn.”

“Cenab-ı Hakk'a çok şükürler ediyorum ki, Mübarekler Köyü Kuleönü'nde eskisi gibi Nurlara şiddetli alâkalarını muhafaza ediyorlar. Ve onların sadakat ve ihlâslarının bir kerametidir ki: Kendime mahsus on mecmua kitablarımı lüzumuna binaen Ankara'ya gönderdiğim ve çok ehemmiyetli ve uzak yerlerden benden kitabları istedikleri aynı zamanda Kuleönü mübarekleri kendilerine mahsus Nur mecmualarını, gönderdiğim mikdarın aynı olarak Medreset-üz Zehra'nın bir hediyesi olarak bana getirdiler. Hususan Birinci Abdurrahman olan Büyük Mustafa'nın kendi el yazısı olan bütün Mektubat ve Lâhika'yı içinde buldum. Cenab-ı Hak o kitabların harfleri adedince her birisine mukabil bin rahmet ihsan etsin. Âmîn.”

“Nur fabrika dairesinin mübarekler heyetinden iki ehemmiyetli rükünler (Denizli Hapsi’nden) kurtulmuşlar tahmin ederdim. Elhak o daire, o heyet; altı-yedi senede yirmi-otuz sene kadar fatihane iş görmüşler. Parlak kalemlerinin yadigârları gibi, onların hizmetlerine tevakkuf etmez; onların bedeline, onların defter-i a'mallerine hasenat yazdırıyor. Hattâ Hizb-i Nurî'nin öyle bir kuvvetli fütuhatı var ve öyle ehemmiyetli yerlere girmiş ki, onu neşredenler mütemadiyen çalışıyorlar hükmündedir. Ben, pek çok çalışmış ve çalışkan Hâfız Mustafa'yı da evvelki zât gibi dışarıda zannederdim, yalnız bir defa "O da buradadır" işittim; belki başka Mustafa'dır diye teselli buluyordum.”

 

Bin Kalemli Sav Köyü Kahramanları

Said Nursî Hazretleri’nin Isparta’da kaldığı dönemin sonlarına doğru Nur Risaleleri Isparta merkezinden başka, pek çok köylere de yayılmış durumdaydı. İnsanlar evlerinde gizlice risaleleri okuyup yazıyor, etrafa neşrediyorlardı. İşte o sıralarda, o bahtiyar köyler halkasına merkeze çok yakın, heybetli Davraz Dağı’nın eteklerinde kurulmuş şirin bir köy olan Sav Kasabası da katılmıştı. Üstad Bediüzzaman’ın Kastamonu’da bulunduğu yıllar, Sav Köyü’nün Nur Hizmeti’nde büyük bir sıçrama yaptığı yıllar oldu. Başta Hacı Hâfız Mehmed ve oğlu ile Marangoz Ahmed ve Hâfız Mehmed Gül olmak üzere pek çok kahraman insan Risale-i Nur’a talebe olarak büyük bir gayretle iman hizmetine koyuldular.

Bu köyün müstesna bir hususiyeti de birkaç kişi dışında, halkın tamamının risaleleri yazmasıydı. Kur’an yazısını bilenler de bilmeyenler de yazıyordu. Çoluk çocuk, âlim câhil, yaşlı genç, kadın erkek demeden tam bin kalem bu köyde risaleleri neşrediyordu. Onların şevk içinde Nur’a hizmetleri ve yazdıkları risaleleri Kastamonu’da bulunan Üstad Bediüzzaman’a göndermeleri, Üstad’ı pek çok memnun ediyordu. Mâşâallah, bârekâllah! Kalemlerinizin mükemmel çalışmaları devam etmekle beraber tezayüd etmeleri (artmaları) ve hususan Sav'da birden çoğalması. Hacı Hâfız'a ve köyüne (Sav’a) bin bârekâllah, bizi fevkalâde mesrur etti tarzında Sav Köyü’nün hizmetlerini takdir eden Üstad’a ait çok sayıda ifade ve mektub Kastamonu Lâhikası’nda yer almaktadır. Onlardan biri:

“Kahramanlar yatağı olan Sava Köyü'nün ehemmiyetli bir talebesi olan Ahmed'in mektubunda öyle büyük bir mesele gördüm ki, beni sürur yaşlarıyla ağlattırdı. Cenab-ı Hakk'a yüzbinler şükür olsun! Risale-i Nur'un tamam kıymetini, o köyün mübarek vâlideleri ve hanımları tamam anlamışlar. O mübarek hanımların ve kıymetdar ve hâlis âhiret hemşirelerimin, Risale-i Nur'un intişarına gösterdikleri fedâkârlık, beni ve bizi kemal-i sürurdan ağlattırdı.

Zaten Risale-i Nur'un mesleğindeki en mühim bir esası, şefkat olduğundan ve şefkat madenleri de hanımlar olduğundan, çoktan beri beklerdim ki, kadınlar âleminde Risale-i Nur'un mahiyeti anlaşılsın. Lillahilhamd bu havalide de (Kastamonu’da), bu yakında erkeklerden ziyade bir iştiyak ve faaliyetle buradaki hanımlar tam çalışıyorlar; Sav'lı mübareklerin hemşireleri olduklarını gösteriyorlar. Bu iki tezahür bu zamanda bir fâl-i hayırdır ki; o şefkat madenlerinde Risale-i Nur parlayacak, fütuhat yapacak.

Hem Sav Köyü'nün bahadır çobanları, torbalarında Risale-i Nur'u yazmak için taşımaları, aynı oradaki hanımların fedâkârlıkları gibi bu havalide gayet tesirli bir medar-ı teşvik olacak. O hanımların ve o çobanların hususî isimlerini bilmek arzu ediyoruz. Tâ hususî isimleri ile has talebeler içine girsinler.”

 

* “Husrev  ve Tahirî gibi vazifelerini tam yapan ve bin Husrev  ve beş yüz Tahirî meydanda bırakan iki kardeşimiz…” (Emirdağ Lâhikası-1, s. 245)

*Hazret-i Üstad bu cümlede, Husrev Efendi’nin kendisi için yazmakta olduğu Mûcizât-ı Ahmediye Risalesi’ni murad ediyor.

*Hazret-i Üstad “Bedevî” tabiriyle, genç yaşta vefat eden Ispartalı Mehmed Zühdü Bedevî’ye ve Husrev Efendi’nin onun yazdığı risaleleri hizmette değerlendirmesine işaret ediyor