Makale Risale-i Nur'da Allah'ın Varlığı

Risale-i Nurda Allah'ın varlığının ispatı çok sistematik, kapsayıcı ve kati delillerle anlatılmaktadır.

Risale-i Nur:

1.Tevhid inancında tahkiki ve ami (taklidi)mertebeler olduğunu bahseder.

“Aynen öyle de: Tevhid dahi iki çeşittir.”

“Biri: Tevhid-i âmî ve zâhirîdir ki  ‘Cenâb-ı Hak birdir, şeriki, nazîri yoktur, bu kâinat onundur.’ "

“İkincisi: Tevhid-i hakikîdir ki, her şey üstünde sikke-i kudretini ve hâtem-i rubûbiyetini ve nakş-ı kalemini görmekle doğrudan doğruya her şeyden O’nun nuruna karşı bir pencere açıp O’nun birliğine ve her şey O‘nun dest-i kudretinden çıktığına ve ulûhiyetinde ve Rubûbiyetinde ve mülkünde hiçbir vechile, hiçbir şeriki ve muîni olmadığına, şuhuda yakın bir yakîn ile tasdik edip îmân getirmektir ve bir nevi huzur-u daimî elde etmektir. Biz dahi şu Söz’de, o hâlis ve âlî  tevhîd-i hakikiyi gösterecek şuaları zikredeceğiz.”(Sözler, 22.Söz)

2. Eserden müessiri, sanattan sanatkârı ve fiilden faili göstermek suretiyle kainattada mutlaka bir yaratıcının olduğunu delillendirir.

Örneğin: "Bir köy muhtarsız olmaz. Bir iğne ustasız olmaz, sahibsiz olamaz. Bir harf kâtibsiz olamaz, biliyorsun. Nasıl oluyor ki, nihayet derecede muntazam şu memleket hâkimsiz olur? (Sözler, 10.Söz)

3.Aleme, Kitab-ı kebir-i kainat adını vererek her mevcuttan, ağaçtan, çiçekten ve hayvanlardan bahisle Allah’ın varlığını ve birliğini ispat eder.

Örneğin: “Hem meselâ, nasılki bir kitab bulunsa ki: Bir satırında bir kitab ince yazılmış ve herbir kelimesinde ince kalemle bir sure-i Kur'aniye yazılmış, gayet manidar ve bütün mes'eleleri birbirini teyid eder ve kâtibini ve müellifini fevkalâde meharetli ve iktidarlı gösteren bir acib mecmua; şeksiz, gündüz gibi, kâtib ve musannifini kemalâtıyla, hünerleriyle bildirir, tanıttırır. Mâşâallah, Bârekâllah cümleleriyle takdir ettirir.

Aynen öyle de, bu kâinat kitab-ı kebiri ki, birtek sahifesi olan zemin yüzünde ve birtek forması olan baharda, üçyüz bin ayrı ayrı kitablar hükmündeki üçyüz bin nebatî ve hayvanî taifeleri beraber, birbiri içinde, yanlışsız hatasız, karıştırmayarak, şaşırmayarak; mükemmel, muntazam ve bazan ağaç gibi bir kelimede bir kasideyi; ve çekirdek gibi bir noktada bir kitabın tamam bir fihristesini yazan bir kalem işlediğini gözümüzle gördüğümüz bu nihayetsiz manidar ve her kelimesinde çok hikmetler bulunan şu mecmua-i kâinat ve bu mücessem Kur'an-ı Ekber-i Âlem, mezkûr misaldeki kitabdan ne derece büyük ve mükemmel ve manidar ise, o derecede sizin okuduğunuz fenn-i hikmet-ül eşya ve mektebde bilfiil mübaşeret ettiğiniz fenn-i kıraat ve fenn-i kitabet, geniş mikyaslarıyla ve dûrbîn gözleriyle bu kitab-ı kâinatın nakkaşını, kâtibini hadsiz kemalâtıyla tanıttırır.” (Asa-yı Musa)

4. Şirkin ve küfrün imkânsızlığını ve mantıksızlığını gözler önüne sererek vahdaniyet yolunu gösterir.

Örneğin: Evet madem mevcudat var ve inkâr edilmez. Hem her mevcud san'atlı ve hikmetli vücuda geliyor. Hem madem kadîm değil, yeniden oluyor. Herhalde ey mülhid! Bu mevcudu, meselâ bu hayvanı ya diyeceksin ki, esbab-ı âlem onu icad ediyor; yani esbabın içtimaında o mevcud vücud buluyor.. veyahud o kendi kendine teşekkül ediyor, veyahud tabiat muktezası olarak, tabiatın tesiriyle vücuda geliyor, veyahud bir Kadîr-i Zülcelal'in kudretiyle icad edilir. Madem aklen bu dört yoldan başka yol yoktur, evvelki üç yol muhal, battal, mümteni', gayr-ı kabil oldukları kat'î isbat edilse; bizzarure ve bilbedahe dördüncü yol olan tarîk-i vahdaniyet, şeksiz şübhesiz sabit olur.(Lem'alar-23.Lem’a)

5. Tevhitte büyük bir kolaylık şirkte ise büyük bir zorluk olduğunu ispatlı bir şekilde anlatır.

“Çok Sözlerde izah ve isbat etmişiz ki: Bütün mevcudat birtek Sâni'a verilse, birtek mevcud gibi kolay ve sühuletli olur. Eğer müteaddid esbaba ve tabiata isnad edilse; birtek sinek, semavat kadar; bir çiçek, bir bahar kadar; bir meyve, bir bahçe kadar müşkilâtlı ve suubetli olur.”(Mektubat-1, 20.Mektub)

Yine mesela: “Birinci Temsil: Meselâ şeffaf parlak bir zerrecik, bizzât kendi başıyla kalsa bir kibrit başı kadar bir nur içinde yerleşmez ve ona masdar olamaz. Kendi cirmi kadar ve mahiyeti mikdarınca bil'asale cüz'î zerre gibi bir nuru olabilir. Fakat o zerrecik, Güneş'e intisab edip ona karşı gözünü açıp baksa; o vakit o koca Güneş'i ziyasıyla, elvan-ı seb'asıyla, hararetiyle hattâ mesafesiyle içine alabilir ve bir nevi tecelli-i a'zamına mazhar olur. Demek o zerre kendi kendine kalsa, bir zerre kadar ancak iş görebilir. Eğer Güneş'e memur ve mensub ve mir'at sayılsa; Güneş gibi, Güneş'in icraatındaki bir kısım cüz'î nümunelerini gösterebilir.

            İşte وَلِلّٰهِ الْمَثَلُ اْلاَعْلَى herbir mevcud, hattâ herbir zerre, eğer kesrete ve şirke ve esbaba ve tabiata ve kendi kendine isnad edilse; o vakit herbir zerre, herbir mevcud, ya bir ilm-i muhit ve kudret-i mutlaka sahibi olmalı veyahut hadsiz manevî makine ve matbaalar, içinde teşekkül etmeli; tâ ona tevdi' edilen acib vazifeleri yapabilsin. Eğer o zerreler Vâhid-i Ehad'e isnad edilse; o vakit her bir masnu, herbir zerre ona mensub olur, onun memuru hükmüne geçer. Şu intisabı onu tecelliye mazhar eder. Bu mazhariyet ve intisabla, nihayetsiz bir ilim ve kudrete istinad eder. Hâlıkının kuvvetiyle, milyonlar defa kuvvet-i zâtîsinden fazla işleri, vazifeleri; o intisab ve istinad sırrıyla yapar.”(Mektubat-1, 20.Mektub)

 

Ayrıca bakınız

http://www.risaleonline.com/soru-cevap/kainatin-allahin-varligini-ispati

http://www.risaleonline.com/soru-cevap/allahin-apacik-isbati

http://www.risaleonline.com/soru-cevap/tevhiddeki-kolaylik

http://www.risaleonline.com/soru-cevap/insan-uzerindeki-tevhid