Makale Kur'ân yıldızlarına perde çekilmez!

Barla, 1926’dan beri muazzez bir üstâda mesken olmuştu; bu zât Bediüzzaman Saîd Nûrsî Hazretleri idi. Aynı zamanda Barla, Kur’ân’ın etrafındaki surların yıkıldığı, Müslümanların sâhipsiz ve hâmisiz kaldığı, âhirzaman fitnelerinin tüm şiddetiyle memleketi ve beşeriyeti istilâ ettiği bir zaman diliminde insanlığa iki cihan saadetini temin edecek yegâne ilaçları ihtiva eden Kur’ân’ın yepyeni bir mûcizesine de şâhitlik etmekteydi.

Bu mûcize Kur’ân’ın manevî bir tefsiri olan Nûr Risâlelerinin yazılması idi. Büyük Üstad’ın Barla’ya getirilişi ve Risâle-i Nûrların telif edilmeye başlanması şu şekilde oldu:

Bediüzzaman Hazretleri, Ankara’dan ayrılıp Van’a gittikten çok kısa bir süre sonra çok elîm hâdiseler yaşanmaya başlanmıştı. Zamanın hükümeti mâzi ile irtibatı sağlayacak tüm köprüleri yıkmakta kararlı idi. Bediüzzaman Hazretleri’nin şu ifâdeleri o günlerdeki tehlikeye işaret etmekteydi: “Bin üçyüz otuz sekiz senesinde (Bundan on iki sene evvel) Ankara’ya gittim. İslâm ordusunun yunana galebesinden neş’e alan ehl-i îmânın kuvvetli efkârı içinde gayet müdhiş bir zındıka fikri içine girmek ve bozmak ve zehirlendirmek için dessasâne çalıştığını gördüm. ‘Eyvah!’ dedim. Bu ejderha îmânın erkânına ilişecek!”

Korkulan olmuş ve dehşetli bir ejderha birbiri ardından icraatlarla memleketi küfür karanlığı içerisine atmak için icraatlar yapmaktaydı. Bu icraatlar Anadolu’nun pek çok şehirlerinde hüsn-i kabûl görmedi ve karışıklıklar baş gösterdi. Bilhassa Piranlı Şeyh Saîd’im 13 Kasım 1925 tarihinde çıkardığı isyan çok büyük hâdiselere sebep oldu. Bediüzzaman Hazretleri Müslüman kanının dökülmemesi için bu isyana mani olmaya çalıştıysa da neticede isyan büyüdü. İsyan kanlı bir şekilde bastırıldı ve Şeyh Saîd idam edildi. Bu isyandan sonra Anadolu’nun doğusunda geniş çaplı bir sindirme harekâtı başladı. Nüfuzu olan âlimler, hocalar, şeyhler Anadolu’nun batısına sürgün edilmekteydi. O sıralarda Bediüzzaman Hazretleri Van’da, Erek Dağı’nda inzivada idi ve herhangi bir isyanla hiçbir şekilde bağlantısı yoktu.

İsyanla hiçbir münâsebeti olmamasına rağmen Bediüzzaman Hazretleri de sürgün edilenler arasında idi. Erek Dağı’ndaki mağaraya gelen jandarmalarca Anadolu’ya götürülmek üzere teslim alınıp götürülmekte iken yollara dökülüp “Aman efendi hazretleri bizi bırakıp gitme. Müsâade buyur sizi göndermeyelim.

Arzu ederseniz Arabistan’a götürelim.” diye yalvaran silahlı gruplara ve ahaliye ve ileri gelen zatlara: “Ben Anadolu’ya gideceğim, onları istiyorum.” diyerek hepsini teskin ediyordu. Şarkın medâr-ı iftiharı Aziz Üstad şarktan garba hicrete mecbûr edilmişti. Kendi ifâdesiyle o, kaderin mahkûmuydu ve elbet Rabbi Hakîm ve Rahîm idi. Bediüzzaman Hazretleri Van’dan Erzurum’a, oradan Trabzon’a, oradan da İstanbul’a getirildi. İstanbul’a getirilişi ve orada aldığı bazı haberler zihninde yeni kıvılcımlara sebep olmuştur, bu hâli şöyle ifade etmiştir:

“ATEŞ BAZAN SUDAN ZİYADE TEMİZLİK YAPAR!”

“Ben menfi olarak İstanbul’a getirildiğim vakit bir zaman Meşîhat-i İslâmiye dairesinde bulunan Darü’l-Hikmetü’l-İslâmiye’deki hizmet-i Kur’âniye’ye çalıştığım için, o alakadarlık cihetinde: Meşîhat dairesi ne haldedir? Diye sordum. Eyvah! Öyle bir cevap aldım ki; rûhum, kalbim ve fikrim titrediler ve ağladılar. Sorduğum adam dedi ki: ‘Yüzer sene envâr-ı Şeriatın mazharı olmuş olan o daire şimdi, büyük kızların lisesi ve mel’abegahıdır.’ İşte o vakit öyle bir halet-i ruhiyeye giriftar oldum ki, dünya başıma yıkılmış gibi oldu. Kuvvetim yok, kerâmetim yok, kemal-i me’yûsiyetle ah vah diyerek dergâh-ı İlâhiyyeye müteveccih oldum. Ve bizim gibi kalbleri yanan çok zatların hararetli âhları, benim âhıma iltihak ettiler.

Hatırıma gelmiyor ki, acaba Şeyh-i Geylâni’nin duâsını ve himmetini, dûâmıza yardım için istedim mi, istemedim mi? Bilmiyorum. Fakat her halde o eskidenberi nûrlar yeri olmuş bir yeri zulmetten kurtarmak için, bizim gibilerin ahlarını ateşlendiren onun dûâsıdır ve himmetidir. İşte o gece meşîhat kısmen yandı; herkes vâesafâ dedi. Ben ve benim gibi yananlar, Elhamdülillâh dedik. Zannederim ki, bu fakir millete iki yüz milyon zarar veren adliye dairesindeki yangında böyle bir mana var. İnşâallah bu da bir îkaz ve intibâhı verecektir. Ateş bazan sudan ziyade temizlik yapar.”   

Üstad İstanbul’da iken ‘Piranlı Şeyh Saîd’in mahkemesi sona erdi ve yapılan tahkikat neticesinde isyanla hiçbir münâsebeti olmadığı anlaşılan Bediüzzaman Hazretleri’nin Burdur vilâyetine sürgün edilmesine karar verildi. Böylece onun için otuz küsur sene devam edecek olan zindanlar, hapisler, işkenceler, zehirlenmeler devri de başlamış oldu. Burdur’da istikbâlde îfâ edeceği hizmetlerin ilk alâmeti olan Nûrun İlk Kapısı ismindeki on üç derslik risaleyi te’lîf etti. Cehennemî bir zulmet içine atılmak istenilen Anadolu Halkı için yeni bir kapı açılıyordu artık.

Nûra açılan kapı hem de. Ancak Nûr’dan memnun olmayanlar da vardı. Bediüzzaman Hazretleri bu azim menfaatleri mûcip hizmetlerinden alıkonulmak için türlü türlü sıkıntılara ve tarassutlara maruz bırakılmaktaydı. Burdur’a sürgün edilen bazı reisler serbest bırakılmışlar ancak Bediüzzaman Hazretleri her türlü hürriyetten men edilmişti. Burdur’da ve daha sonra Barla’da maruz kaldığı bu kanunsuz muameleleri şöyle ifade etmekteydi:

BARLA: KÜRSÎ-İ DERS; ISPARTA: MEDRESE

“Bana karşı bu yedi senedeki muameleler, sırf keyfî ve fevkalkanundur. Çünki menfîlerin ve esirlerin ve zindandakilerin kanunları meydandadır. Onlar kanunen akrabasıyla görüşürler, ihtilattan men olunmazlar. Her millet ve devlette ibâdet ve taat, tecavüzden masundur. Benim emsallerim, şehirlerde akrabalarıyla ve ahbablarıyla beraber kaldılar. Ne ihtilattan, ne muhâbereden ve ne de gezmekten men olunmadılar. Ben men olundum. Ve hattâ câmiime ve ibâdetime tecavüz edildi. Şafiîlerce, tesbihat içinde kelime-i tevhidin tekrarı sünnet iken, bana terkettirilmeye çalışıldı.

Hattâ Burdur’da eski muhacirlerden Şebab isminde ümmî bir zât, kayınvalidesiyle beraber tebdil-i hava için buraya gelmiş. Hemşehrilik itibariyle benim yanıma geldi. Üç müsellah jandarma ile câmiden istenildi. O memur, hilâf-ı kanun yaptığı hatayı setretmeye çalışıp: ‘Afvedersiniz gücenmeyiniz, vazifedir.’ demiş. Sonra, ‘Haydi git’ diyerek ruhsat vermiş. Bu vakıaya sair şeyler ve muameleler kıyas edilse anlaşılır ki: Bana karşı sırf keyfî muameledir ki; yılanları, köpekleri bana musallat ediyorlar. Ben de tenezzül etmiyorum ki, onlarla uğraşayım. O muzırların şerlerini def’ etmek için, Cenâb-ı Hakk’a havale ediyorum. Zâten sebeb-i tehcir olan hâdiseyi çıkaranlar, şimdi memleketlerindedirler. Ve kuvvetli rüesalar, aşâirlerin başındadırlar.

Herkes terhîs edildi. Başlarını yesin dünyalarıyla alâkam olmadığı halde, beni ve iki zât-ı âheri müstesna bıraktılar. Buna da peki dedim. Fakat o zâtlardan birisi, bir yere müftü nasbolunmuş; memleketinden başka her tarafı geziyor ve Ankara’ya da gidiyor. Diğeri İstanbul’da kırk binler hemşehrileri içinde ve herkesle görüşebilir bir vaziyette bırakılmış. Halbuki bu iki zât; benim gibi kimsesiz, yalnız değiller.. mâşâallah büyük nüfuzları var. Hem... Hem... Hâlbuki beni bir köye sokmuşlar, en vicdansız insanlarla beni sıkıştırmışlar. Yirmi dakikalık bir köye altı senede iki defa gidebildiğim gibi, o köye gitmek ve birkaç gün tebdil-i hava için ruhsat verilmediği bir derecede, beni muzaaf bir istibdad altında eziyorlar. Hâlbuki bir hükûmet ne şekilde olursa olsun, kanunu bir olur. Köyler ve şahıslara göre ayrı ayrı kanun olmaz.

Demek hakkımdaki kanun, kanunsuzluktur. Buradaki memurlar; nüfuz-ı hükûmeti, ağraz-ı şahsiyede istimal ediyorlar. Fakat Cenâb-ı Erhamürrâhimîn’e yüzbinler şükür ediyorum ve tahdis-i nimet suretinde derim ki: ‘Bütün onların bu tazyikat ve istibdadları; envâr-ı Kur’âniye’yi ışıklandıran gayret ve himmet ateşine, odun parçaları hükmüne geçiyor; iş’al ediyor, parlatıyor. Ve o tazyikleri gören ve gayretin hararetiyle inbisât eden o envâr-ı Kur’âniye; Barla yerine bu vilâyeti, belki ekser memleketi bir medrese hükmüne getirdi. Onlar, beni bir köyde mahpus zannediyor. Zındıkların rağmına olarak, bilakis Barla kürsî-i ders olup, Isparta gibi çok yerler medrese hükmüne geçti...”

Burdur’daki hizmetlerinin halkın vicdanında aks-i sada bulmasından rahatsız olan zamanın idarecileri Bediüzzaman Hazretleri’ni iyice tecrid etmek ve halktan uzaklaştırmak ve “Kendi hâlinde, mahrûmiyetler içerisinde ölür gider” düşüncesiyle dağlar arasında tenhâ bir yer olan Isparta vilâyetine bağlı Barla köyüne sürgün edildi. Beşerin zulüm planı bu idi ancak kader nûrânî ağlarını örmeye başlamıştı. Hem Nûr’un İlk Kapısı isimli eserle yepyeni bir kapı aralanmıştı; bu kapıdan Nûr deryasına dâhil olmak şerefi Barla’ya nasip olacaktı. Bediüzzaman Hazretleri’nin yeni ders kürsüsü Barla idi artık. Sıra medreselerin açılması ve talebelerin yetişmesinde idi...

RİSÂLE-İ NÛRLAR’IN TE’LÎF EDİLMEYE BAŞLANMASI

Barla’ya mahrûmiyete ve yalnızlığa mahkûm edilen Bediüzzaman Hazretleri’ne, Hakk Teâlâ burada her biri milyonlara bedel kahraman talebeler ihsan etti. Sıddîk Süleyman, Hoca Sabri (Santral), Şamlı Hafız Tevfik, Hâfız Ali, Hulûsi Bey, Binbaşı Âsım, Hâfız Mustafa, Sarıbıçak Mustafa, Re’fet Bey, Muhâcir Hâfız Ahmet, Hakkı Efendi (Tığlı) ve Ahmed Husrev Altınbaşak bunlardan başlıcalarıydı. Hiçbir mâni, hiçbir istibdat onu Kur’ân’ın sönmez ve söndürülmez bir güneş olduğunu bütün dünyaya ispat etme ve gösterme gayret ve himmetini köreltmiyor bilakis kamçılıyordu. O yıllarda hangi şartlarda bulunduğunu şu ifadelerinden anlamak mümkündür:

“Şöyle de düşünüyorum ve diyorum ki: Eğer ehl-i dünya tarafından başıma gelen şu eziyet, şu sıkıntı, şu tazyik; ayıplı ve kusurlu nefsim için ise, helâl ediyorum. Benim nefsim belki bununla ıslah-ı hâl eder; hem ona keffaretü’z-zünûb olur.

Dünya misafirhânesinin safasını  çok gördüm; azıcık cefasını görsem, yine şükrederim. Eğer îmâna ve Kur’ân’a hizmetkârlığım cihetiyle ehl-i dünya beni tazyik ediyorsa, onun müdafaası bana ait değil, onu Aziz-i Cebbâr’a havâle ediyorum. Eğer asılsız ve riyâya sebeb ve ihlâsı kıracak bir şöhret-i kâzibeyi kırmak için teveccüh-i âmmeyi hakkımda bozmak murad ise onlara rahmet. Çünki teveccüh-i âmmeye mazhar olmak ve halkların nazarında şöhret kazanmak, benim gibi adamlara zarardır zannederim.

Benim ile temâs edenler beni bilirler ki; şahsıma karşı hürmet istemiyorum, belki nefret ediyorum. Hattâ kıymetdar mühim bir dostumu, fazla hürmeti için belki elli defa tekdir etmişim. Eğer beni çürütmek ve efkâr-ı âmmeden düşürtmek, iskat ettirmekten muradları, tercümanlık ettiğim hakaik-i îmaniye ve Kur’âniye’ye âit ise beyhûdedir. Zira Kur’ân yıldızlarına perde çekilmez. Gözünü kapayan yalnız kendi görmez, başkasına gece yapamaz.”

“TAKDÎR-İ HUDÂ, KUVVET-İ BÂZU İLE DÖNMEZ!”

“Ehl-i dünya sebebsiz, benim gibi âciz, garib bir adamdan tevehhüm edip binler adam kuvvetinde tahayyül ederek, beni çok kayıdlar altına almışlar. Barla’nın bir mahallesi olan Bedre’de ve Barla’nın bir dağında, bir-iki gece kalmaklığıma müsâade etmemişler. İşittim ki, diyorlar: ‘Saîd ellibin nefer kuvvetindedir, onun için serbest bırakmıyoruz.’

Ben de derim ki: ‘Ey bedbaht ehl-i dünya! Bütün kuvvetinizle dünyaya çalıştığınız halde, neden dünyanın işini dahi bilmiyorsunuz? Divane gibi hükmediyorsunuz. Eğer korkunuz şahsımdan ise; ellibin nefer değil, belki bir nefer elli defa benden ziyade işler görebilir. Yani, odamın kapısında durup, bana ‘çıkmayacaksın’ diyebilir.

Eğer korkunuz mesleğimden ve Kur’âna ait dellâllığımdan ve kuvve-i maneviye-i îmaniyeden ise; ellibin nefer değil, yanlışsınız! Meslek itibariyle elli milyon kuvvetindeyim, haberiniz olsun! Çünki Kur’ân-ı Hakîm’in kuvvetiyle sizin dinsizleriniz dâhil olduğu halde, bütün Avrupa’ya meydan okuyorum. Bütün neşrettiğim envâr-ı îmâniye ile onların fünun-u müsbete ve tabiat dedikleri muhkem kal’alarını zîr ü zeber etmişim. Onların en büyük dinsiz feylesoflarını, hayvandan aşağı düşürmüşüm. Dinsizleriniz dahi içinde bulunan bütün Avrupa toplansa, Allah’ın tevfîkiyle beni o mesleğimin bir mes’elesinden geri çeviremezler; inşâallah mağlûb edemezler!..

Mâdem böyledir, ben sizin dünyanıza karışmıyorum, siz de benim âhiretime karışmayınız! Karışsanız da beyhûdedir.

Takdîr-i Hudâ, kuvvet-i bâzu ile dönmez    

Bir şem’a ki, Mevlâ yaka, üflemekle sönmez.

Evet, Mevlâ bir şem’a yakmıştır artık, Takdir-i Hüdâ Risâle-i Nûr’ların te’lifine fetvâ vermiş, Rahmet-i İlâhîye ümmet-i Muhammed’in zulmet-i küfür içerisinde kalmasına müsâade etmemiştir. Bu tecellî Barla’da Nûr Risâleleri olarak tezâhür etmeye başlamıştır. 

Kaynak: irfanmektebi.com