Makale Kur'an ve Hadiste Mirac Mucizesi

Kur'an'da Mirac

İsra Suresi, 1. ayet:

"Kendisine âyetlerimizden bir kısmını gösterelim diye, kulunu (Muhammed’i) bir gece Mescid-i Harâm’dan, etrâfını mübârek kıldığımız Mescid-i Aksâ’ya (İsrâ -gece yürüyüşü- ile) götüren (Allah, her türlü noksanlıktan) münezzehtir. Şübhesiz ki Semî‘ (herşeyi işiten), Basîr (hakkıyla gören), ancak O’dur."

Necm Suresi, 1 ilâ 18. ayetler:

"Battığı zaman necm’e (o yıldıza) and olsun ki, arkadaşınız (Muhammed) sapmadı ve azmadı!

-Ve (o, nefsinin) arzu(sun)dan konuşmuyor!

-O (söyledikleri) bildirilen vahiyden başka bir şey değildir.(1)

-Kendisine (o vahyi), kuvveleri şiddetli, mükemmel bir akla sâhib olan (Cebrâîl) öğretti. Bunun üzerine (göğe) doğruldu.

-Ve o, (bu mi‘râcında) en yüksek ufukta idi.

-Sonra (çok perdeler geçerek Rabbine) yaklaştı, derken daha da yaklaştı. O kadar ki, kab-ı kavseyn (iki yay) kadar veya daha da yakın oldu!

-İşte (Allah) kuluna vahyettiğini, vahyetti.

-(Gözleriyle) gördüğünü, kalb(i) yalanlamadı.

-Onun görmekte olduğu şeyler hakkında, şimdi kendisi ile mücâdele mi ediyorsunuz?

-And olsun ki, onu (Cebrâîl’i aslî sûretinde) diğer bir inişte de (mi‘râc gecesi), Sidretü’l-Müntehâ’nın yanında (iken) gördü.

-Ki Cennetü’l-Me’vâ onun yanındadır.

-O zaman Sidre’yi bürümekte olan, bürüyordu.

-(O haşmetli makamda Muhammed’in) göz(ü) ne kaydı, ne de haddini aştı.

-And olsun ki, Rabbisinin delillerinden en büyüğünü gördü."

Buhari'de Mirac Hadisi

Mâlik ibn Sa'saa (ra) şöyle demiştir: Bize Peygamber (sav) İsrâ'dan, yânî yürü­tüldüğü geceden haber verip, biz sahâbîlerine şöyle anlattı: "Ben Hatîm'de yatmış bulunduğum sırada -râvî Katâde: Belki Peygamber "el-Hicr'de bulunduğum sırada"buyurdu, demiştir- bana gelen Cibril geldi de (göğsümü uzunlamasına) yardı. -Râvî Katâde: Ben Enes ibn Mâlik'in "Şuradan şuraya kadar yardı" dediğini işittim. Ben yanım­da bulunan Enes'in arkadaşı Cârûd'a: Enes'in "Şuradan şuraya kadar yardı" sözüyle maksadı nedir? diye sordum. O da bu işaret olunan yerin boğaz çukurundan kıl bittiği yere kadar yânı göğsün ön tarafı olduğunu bildirdi, demiştir.

Katâde: Ben yine Enes'ten: Göğsün ba­şından kıl bitimine kadar... derken işittim, demiştir.- Ve kalbimi çı­kardı. Sonra bana içi îmân dolu altından bir tas getirildi. Kalbim yı­kandı. Sonra içine îmân dolduruldu. Sonra eski hâline iade olundu. Daha sonra bana katırdan küçük, merkebden büyük beyaz bir binit getirildi. -el-Cârûd ibnu Subre, Enes ibn Mâlik'e: O Burak mıdır yâ Ebâ Hamza? diye sordu. Enes de: Evet, o Burak'tır; o, adımım gö­zünün erişebildiği yerin en sonuna atar, demiştir.-

(Peygamber ASM. şöyle devam etti:) Ben onun üzerine bindirildim. Cibril de benimle yola çıktı. Nihayet dünyâ semâsına vardı. Cibril gök kapısının açılmasını istedi.

— Kimdir o? denildi. Cibril:

—  Cibrîl'im, dedi.

—  Beraberindeki kimdir? diye soruldu. Cibril:

— Muhammed'dir, diye cevâb verdi.

—  O'na mi'râc da'veti gönderildi mi? denildi. Cibril:

— Evet gönderildi, diye tasdik etti. (Gök meleği Hâzin tarafından:)

— Merhaba gelen Zât'a! Bu gelen kişi ne güzel bir gelişle geldi? denildi.

Ve hemen gök kapısı açıldı. Ben oraya ulaşınca Âdem Peygam­ber'le karşılaştım. Cibril bana:

—  Bu senin baban Âdem 'dir, ona selâm ver, dedi.

Ben de ona selâm verdim, Âdem selâmımı alıp karşılık verdi. Sonra:

— Merhaba sâlih oğul ve sâlih peygamber! dedi.

Sonra Cibrîl (benimle) ikinci semâya yükseldi. Oranın kapısının açılmasını istedi.

— Kimdir o? denildi. Cibril:

—  Cibril'im, dedi.

— Beraberindeki kimdir? denildi. Cibrîl:

— Muhammed'dir, dedi.

—  Ona mi'râc da'veti gönderildi mi? denildi. Cibrîl:

— Evet, dedi. Sonra:

— Merhaba gelen Zât'a! Bu gelen kişinin gelişi ne güzeldir! denildi.

Ve hemen gök kapısı açıldı. Ben oraya ulaşınca Yahya ve İsâ ile karşılaştım. Bunlar teyze oğullarıdır. Cibrîl bana:

— Bu gördüklerin Yahya ile İsa'dır, bunlara selâm ver, dedi. Ben de onlara selâm verdim. Onlar da selâmımı alıp karşılık

verdiler. Sonra:

— Merhaba sâlih kardeş ve sâlih peygamber, dediler. Sonra Cibrîl benimle üçüncü semâya yükseldi. Bunun da açıl­masını istedi.

Cibrîl'e:

— Kimdir o? denildi. Cibrîl:

—  Cibril'im, dedi.

—  Yanındaki kimdir? denildi. Cibrîl:

— Muhammed'dir, dedi.

—  O'na mi'râc da'veti gönderildi mi? denildi. Cibrîl:

— Evet gönderildi, dedi. (Oradaki melek tarafından:)

— Merhaba gelen Zât'a! Bu gelenin gelişi ne güzel! denildi. Ve hemen gök kapısı açıldı. Ben üçüncü semâya vardığımda Yûsuf'la karşılaştım. Cibrîl:

— Bu Yûsuf'tur, ona selâm ver, dedi.

Ben de Yûsuf'a selâm verdim. O da selâmımı alıp karşılık verdi. Sonra:

— Merhaba sâlih kardeş ve sâlih peygamber, dedi.

Sonra Cibril benimle yükseldi. Nihayet dördüncü semâya vardı. Oranın açılmasını istedi. (Oradan da:)

— Kimdir o? denildi.

Cibril:

—  Cibril'im, diye cevâb verdi.

—  Beraberindeki kimdir? denildi. Cibril:

— Muhammed'dir, dedi,

—  O'na (mi'râc da'veti) gönderilmiş midir? denildi. Cibril:

— Evet gönderildi, dedi.

— Merhaba bu gelen kişiye! Bu gelen Zât'ın gelişi ne güzeldir! denildi.

Ve hemen gök kapısı açıldı. Ben dördüncü kat göğe vardığımda İdrîs'le karşılaştım. Cibril bana:

— Bu (gördüğün zât) İdrîs'tir, ona selâm ver, dedi.

Ben de İdrîs'e selâm verdim. O da selâmımı alıp karşılık verdi. Sonra:

— Merhaba sâlih kardeş ve sâlih peygamber, dedi.

Sonra Cibril benimle yükseldi. Nihayet beşinci semâya ulaştı. Onun da açılmasını istedi.

— Kimdir o? denildi. Cibril:

—  Cibril'im, dedi.

— Beraberindeki kimdir? denildi. Cibril:

— Muhammed'dir, dedi.

—  O'na (da'vet) gönderilmiş midir? denildi.

Cibril:

— Evet gönderilmiştir, dedi.

— Merhaba O'na! Bu gelenin gelişi ne güzeldir! denildi.

Ve hemen gök kapısı açıldı. Ben beşinci semâya varınca Hârûn ile karşılaştım. Cibril bana:

—  Bu Hârûn 'dur, ona selâm ver, dedi.

Ben de Harun'a selâm verdim. O da selâmımı alıp karşılık ver­di. Sonra:

— Merhaba sâlih kardeş ve sâlih peygamber, dedi.

Sonra Cibril benimle yükseldi, nihayet altına semâya ulaştı. Ora­nın açılmasını istedi.

— Kimdir o? denildi. Cibril:

—  Cibril'im, diye cevâb verdi.

—  Yanındaki kimdir? denildi. Cibril:

— Mahammed'dir, dedi.

—  O'na (mi'râc da'veti) gönderildi mi? denildi. Cibril:

— Evet gönderildi, dedi.

Bu göğün bekçisi:       

— Bu gelen Kişi'ye merhaba! Bu ne güzel bir geliş! dedi.

Bu altıncı göğe varınca Mûsâ Peygamber'le karşılaştım. Cibril bana:

— Bu Musa'dır, ona selâm ver, dedi.

Ben de Musa'ya selâm verdim. O da selâmımı alıp karşılık ver­di. Sonra:

—  Sâlih kardeş ve sâlih peygambere merhaba! dedi.

Ben Musa'yı bırakıp geçince, Mûsâ ağlamağa başladı. Ona:

—  Seni ağlatan nedir? denildi. ,O da:

— Çünkü benden sonra bir genç peygambere biat olundu. O '-nun ümmetinden cennete girecek olanlar, benim ümmetimden cen­nete gireceklerden daha çoktur (beni ağlatan budur), dedi.

Sonra Cibril benimle yedinci göğe yükseldi. Gök kapısının açıl­masını istedi.

— Kimdir o? denildi. Cibril:

—  Cibril, dedi.

—  Yanındaki kimdir? denildi. Cibril:

— Muhammed'dir, dedi.

—  O'na mi'râc da'veti gönderildi mi? denildi. Cibril:

— Evet gönderildi, dedi.

— Bu gelen Zât'a merhaba, bu gelen kişinin gelişi ne güzel! dedi. Ben yedinci kata ulaşınca ibrahim'le karşılaştım. Cibril:

— Bu, baban İbrahim'dir, ona selâm ver, dedi.

Ben de İbrâhim 'e selâm verdim. O da selâmıma karşılık verdi de:

—  Sâlih oğul ve sâlih peygambere merhaba! dedi.

Sonra bana Sidretu'l-Müntehâ sahası yükseltildi. Bir de gördüm ki, sidre ağacının yemişleri (Yemen'in) Hecer beldesi testileri benze­ridir. Yaprakları da fillerin kulakları gibidir. Cibril bana:

— İşte bu Sidretu'l-Müntehâ'dır, dedi.

Ben burada dört nehirle karşılaştım. İki nehir bâtın, iki nehir de zahir. Ben:

—  Yâ Cibril, bunlar nedir? dedim. Cibril:

— Bâtınî olan iki nehre gelince, bunlar cennette iki nehirdir. Za­hirî olan nehirler ise Nîl ve Fırat nehirleridir, dedi.

Sonra bana el-Beytu'l-Ma'mûr yükseltilip gösterildi. (Ona her gün yetmiş bin melek giriyordu.)

Sonra bana bir kap şarâb, bir kap süt, bir kap da bal getirildi. Ben süt dolu kabı aldım. Cibril bana:

— İçtiğin süt, Sen'in ve ümmetinin fıtratıdır (yânî îslâmî yaratılışıdır), dedi.

Sonra benim üzerime her gün elli (vakit) namaz farz olundu. Ben dönüp Musa'ya uğradığımda» Mûsâ bana:

— Ne ile emrolundun? diye sordu. Ben:

—  Her gün elli namazla emrolundum, diye cevâb verdim. Mûsâ:

— Senin ümmetin her gün elli vakit namaza güç yetiremez. Val­lahi ben senden evvel kesin surette insanları denedim ve İsrâîloğulla­rı'nı sıkı bir surette denemeye tâbi' tuttum. Binâenaleyh sen Rabb'ine dön de O'ndan, ümmetin için hafifletme iste, dedi.

Ben de Rabb'ime döndüm. Benden on vakit namaz indirdi. Bu­nun üzerine Musa'ya dönüp geldim. Mûsâ evvelki gibi tavsiyede bu­lundu. Ben de Rabb'ime dönüp niyaz ettim. Bu defa benden on vakit namaz indirdi. Ben yine Musa'ya dönüp geldim. Mûsâ da yine evvel­ki sözleri gibi söyledi. Ben de Rabb'ime dönüp niyaz ettim. Benden on vakit namaz daha indirdi. Ben yine Musa'ya döndüm. Mûsâ ev­velki sözleri gibi söyledi. Ben yine Rabb 'ime döndüm. Bu sefer bana her gün on vakit namaz emrolundu. Tekrar Mûsâ 'ya döndüm. Mûsâ yine evvelki sözleri gibi söyledi. Yine Rabb'ime döndüm (niyaz et­tim). Bu defa bana her gün beş namaz emrolundu. Mûsâ 'ya döndüm. Mûsâ:

— Ne ile emrolundun? dedi.

— Her gün beş namaz ile emrolundum, dedim. Mûsâ:

—  Ümmetin her gün beş vakit namaza güç yetiremez. Ben sen­den önce insanları epey tecrübe ettim ve İsrâîloğulları'nı sıkı bir de­nemeye tâbi' tuttum. Şimdi sen Rabb'ine müracaat et de ümmetin için bir hafifletme iste, dedi."

Rasûlullah asm. dedi ki: "Ben:

— Rabb'imden istedim, nihayet istemekten utandım. Lâkin ben beş vakit namaza razı oluyor ve buna teslimiyet gösterip kabul ediyorum, dedim."

Peygamber dedi ki:

"Ben Musa'nın yanından geçince bir nida edici:

— Ben beş vakit namazla farîzemi imza ve irâde eyledim ve kul­larımdan fazlasını hafifletip indirdim, diye nida eyledi" (Buhari, Babu'l-Mirac, 107)