Makale BEDİÜZZAMANIN SEYYİDLİĞİ

bediuzzaman-muceddlik.jpg (601×308)

Bediüzzaman Hazretleri, Resul-ü Ekrem (asm)’ın mübarek neslinden gelen bir seyyiddir ve Âl-i Beyt’e mensubdur. Üstadın önde gelen talebelerinden Albay Hulusi Efendi, dedelerinden birisinin imzasını Seyyid Muhammed olarak atmasından hareketle kendi nesebiyle ilgili sual sorar. Bunun üzerine Bediüzzaman Hazretleri kendisine şöyle cevab verir: 

“…Hem sen kat’iyen bil ki; Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselamın iki âli var. Biri: Nesebî âlidir. Biri de Şahs-ı mânevî -i nuranîsinin risalet noktasında âli var. Bu ikinci âlde sen kat’iyen dâhil olmaklığınla beraber, birinci âl’de dahidelilsiz bir kanâatim var ki ceddinin imzası sebepsiz değildir.[1]

Yukarıdaki ifadelerinden anladığımız kadarıyla Üstad’a göre seyyid olmak iki türlüdür. Biri soy itibariyle Hz. Peygamber’e (s.a.v.) kadar dayanmaktır ki seyyid denilince ilk akla gelen mana budur. Diğeri ise nesep itibariyle Hz. Peygamber’e (s.a.v.) ulaşmadığı halde ona layık bir ümmet ferdi olmakla elde edilen mânevî seyyidliktir. Hadis-i şerifteHer takva sahibi ehl-i beyttendir[2] buyrulması da bu manaya işaret etmektedir. Eğer ikisi beraber bulunsa bu “nurun ala nur” olur ki insan için en büyük bir şereftir.      

Bütün hayatını İslam’a hizmet yoluna vakfeden Bediüzzaman Hazretleri’nin mânevî , ikinci  Âl-i Beyt’ten olduğunda şüphe yoktur. Bununla birlikte acaba Üstad Hazretleri, nesebî olarak da seyyidlik sıfatına sahip midir? Evet, Üstad Bediüzzaman Hazretleri gibi, âhirzamanın dehşetli fitnelerinin hâkim olduğu bir asırda müceddidlikle manen vazifeli olan bu büyük İslam âlimi neseben seyyid olmakla da müşerreftir. Aşağıdaki ifadelerde de görüleceği üzere nesebi Gavs-ı Azam Seyyid Abdülkâdir-i Geylânî Hazretleri vasıtasıyla Resûl-ü Ekrem (asm)’a ulaşmaktadır.

Bediüzzaman Hazretleri, Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) mucizelerinden bahsettiği Mûcizât-ı Ahmediye (19. Mektup) adlı eserinde Allah Resulü (sav) ile alakalı olarak şunları söyler: “Hem sinek onu taciz etmezdi, onun cesed-i mübarekine ve libasına konmazdı. Nasıl ki, evladından Seyyid Abdülkâdir-i Geylânî (k.s.) dahi, ceddinden o hali irsiyet almıştı; sinek ona da konmazdı.”  Bu ifadelerle ilgili olarak Risale-i Nur’un büyük kahramanlarından olan Büyük Ruhlu Küçük Ali Efendi’nin 22. Lem’aya yazdığı haşiyesi şöyledir: “…Bizce Üstadımız Said Nursî’nin birinci Âl’dan (seyyidlerden) olduğu kat’idir. Çünkü sinek gibi bir mahlûkun Üstadımızı taciz etmemesi Nesl-i Mübarekinden olan Abdülkâdir Geylani’den bu hali Üstadımız irsiyet olarak almıştır. Gerçi Üstadımız mahkemelerde Ehl-i Vukufa karşı ikinci Âl-i Beyt’den olduğunu ispat etmiştir. Fakat maksadı tam ihlasa muvaffak olduğu için kendi şahsını azlediyor. Ve Kur’an’ın bir elmas kılıncı olan Risale-i Nuru gösteriyor.”[3]

Gayet acibdir ki, Peygamber Efendimiz (asm)’a ait sineğin onu taciz etmemesi harikası beş asır sonra, önce evladından olan Abdülkâdir-i Geylânî Hazretleri’nde (ks) ortaya çıkmış ve ondan sekiz asır sonra ise Şeyh Geylânî Hazretleri’nin neslinden gelen Bediüzzaman Hazretleri’nde tekrar ortaya çıkmıştır. Muazzez Üstadlarına sinek konmadığına çok kez şahid olan Nur Talebeleri namına, Bediüzzaman’ın en yakın altı talebesinden biri olan Büyük Ruhlu Küçük Ali de bunu, bu ifadelerle kayda geçirmiştir. Üstad Hazretleri’nin tasdikinden geçen bu haşiyenin Osmanlıca el yazması nüshalarda Risale-i Nur’lara girmiş olması, Hazret-i Üstad’ın da bu durumu tasdik ettiğini ve seyyidliğini kabul ettiğini göstermektedir.

Üstad Bediüzzaman’ın seyyid olduğunu gösteren Risale-i Nur’daki bu satırlardan başka kendisinden yapılan bazı rivayetler de vardır. Şimdi de bu rivayetlerin bir kısmını zikretmek istiyoruz.    

Bunların ilkinde kendisi de seyyid olan Salih Özcan şunları nakleder: “… Emirdağ’da Mehmed Çalışkan'a giderek beni Üstada götürmesini istedim. Üstad bizi kabul etti. Dizlerinin üzerinde doğruldu, kalktı, 'Gel, Seyyid Salih! Gel' diye beni kucakladı. Ellerinden öptüm, başımdan tuttu. Dedemin, Hulûsi Ağabeyin selamlarını, hürmetlerini söyledim. Yanımızda bulunan Mustafa Acet'le Mehmet Çalışkan'ı dışarı çıkarttı. 'Ben yüz binlerce seyyidi beklerken sen geldin' dedi. Ben kendilerinin seyyid olup olmadıklarını sordum. Annem Hüseynî, babam Hasenî'dir' dedi. Sonra da, 'Ben de seyyid sayılır mıyım?' diye tebessümle sordu. Ben de, 'Hem de çift taraftan seyyidsiniz' dedim.”[4]

Üstad Bediüzzaman’ın önde gelen talebelerinden biri olan Albay Hulusi Bey bir konuşmasında şunları anlatır: “Bir defa Üstadı ziyaretimde, bir münasebetle Üstad: “Kardeşim sen de ben de sâdâttanız (seyyidlerdeniz)” demişlerdi.[5]

Bir diğerini Muhyiddin Yürüten anlatıyor: “Ziyaretlerimden birisinde Salih Özcan da bulunuyordu. Üstad ona, 'Kardeşim Salih! Sen hakikî seyyidsin. Nuriye de seyyid, Mirza da seyyid” dedi.[6]

Son olarak Nur Talebelerinden Abdurrahman Cerrahoğlu der ki: “(Üstad’ı ziyaretten) birkaç yıl evvel bir rüya görmüştüm. O rüyamı Mithat Efendi Hazretlerine anlatmıştım. Rüyam şöyleydi: l949 yıllarındaydı. Asker olmuşum. Altı aylığına Kore'ye gönderilmişim. Altı ay harp ettikten sonra vatanıma dönerken Kanber Ağa isminde bir zat (bu zatı Mithat Efendi Hazretlerine devam ederken tanıyordum) bana bir kutu kaşık verdi, 'bunu çocuklarına hediye götür' dedi. Bu uzun rüyayı Midhat Efendi Hazretleri şöyle tabir buyurdular: “Oğlum, Hz. Ali'ye mensub bir zat tarafından büyük fayda göreceksin, buna dikkat et' diye rüyamı yorumlamışlardı. O sırada Kore Harbi çıkmamış ve ben Kore neresidir layıkı ile bilmiyordum. Bir müddet sonra Kore Harbi çıktı. Gazetelerde Kore'ye ait resimler çıkmaya başladı. Resimlere bakıyorum, inceliyorum, rüyamda gördüğüm yerler. Hep şaşırıyordum. Artık rüyamın doğru bir rüya olduğuna iyice inandım. Acaba Hz. Ali'ye (r.a.) mensub, kim diye zaman zaman düşünüyordum. Bu ziyaretimde Üstad Hazretleri, bana dönerek: ‘Kardeşim, Hz. Ali'ye mensup benim' deyince hayret edip donakalmıştım. Nice sonra kendime gelince içimden beni bu zata kavuşturan Cenab-ı Hakk'a şükrettim.”[7]

Bu naklettiğimiz haberler Üstad’ın seyyid olduğunu açık bir şekilde ortaya koymaktadır. Fakat bir de Risale-i Nur’a ve mahkeme kayıtlarına girmiş başka bazı ifadeler var ki yukarıdaki haberlerle zahire göre ters düşüyor. Misalen:

Denizli'deki ehl-i vukuf “Eğer Said mehdîliğini ortaya atsa bütün şakirtleri kabul edecek” dediklerine mukabil, Said, itiraznamesinde demiş ki: “Ben Seyyid değilim. Mehdî Seyyid olacak” diye onları reddetmiş.”[8]

Bu ifadelerle, Küçük Ali Efendi’nin haşiyesi ve Üstad Hazretleri’nin hususi sohbetlerde talebelerine söylediği sözler arasında ilk bakışta bir tenakuz var gibi görünüyor. Öyleyse bu ifadeyi nasıl anlamamız gerekir? Hâlbuki yukarıda gayet açık bir şekilde onun seyyid olduğu ispat edilmişti!

Öncelikle şunu belirtelim ki, Üstad hazretleri seyyiddir ve bunda hiçbir tereddüd yoktur! Zira böyle büyük bir İslam âliminin hususi sohbetlerinde bunu açık bir şekilde belirtmesi ve talebesi lisanından da olsa kitabında bunu yazması bu konuyu vuzuha kavuşturmak için kâfidir. Risaleler’de geçen “ben seyyid değilim” ifadesine gelince, yalnızca bir defa ve mahkeme esnasında söylenen bu söz, içinde bulundukları mahkeme şartlarından kaynaklanan bir ihtiyaca binaen söylenmiş tevriyeli bir sözden ibarettir. Yani iki anlama gelen bir sözü, diğer anlamını kasd ederek söylemiştir. Çünkü seyyidin bir anlamı Peygamberimiz’in (asm) neslinden gelen kimse olmakla beraber asıl manası “efendi” demektir. Hz. Peygamber (asm)’ın mübarek nesline hürmeten “seyyid” ünvanı verilmiş ve bu kelime o manayı da ifade eder olmuştur.

Bediüzzaman Hazretleri kendi ifadeleriyle “Kur’an’ın sönmez ve söndürülmez bir güneş olduğunu bütün dünyaya ispat edeceğim” diye, İslam’a hizmet etmek için çıktığı bu yolda, karşısında birçok düşman buldu. O dönemlerde İslam’a hizmet edenlerin başında Üstad ve talebeleri geliyordu. Hal böyle olunca İslam düşmanlarının gözü hep Üstad üzerinde yoğunlaştı. Onu ortadan kaldırmak için çok planlar tertip edip uygulamaya koysalar da bunda başarılı olamadılar. Fakat din düşmanları Bediüzzaman’ı hiç rahat bırakmadılar. Sürgünden sürgüne, mahkemeden mahkemeye, hapisten hapse dolaştırıp durdular. Defalarca zehirlediler. Eziyetler, işkenceler, baskılar ve takipler hiç eksik olmadı.  İşte bu derece sıkıntı içerisinde olan Bediüzzaman Hazretleri, savcılık makamının Mehdîlik suçlamalarından kurtulmak ve böylelikle hizmetinin ve talebelerinin üzerindeki büyük bir evham bulutunu dağıtmak için mahkemede neseben seyyidliğini gizlemeyi tercih etmiştir.

Çok latif bir Tevâfuktur ki Resulullah (sav) Efendimiz de aynı şekilde bir hadis-i şeriflerinde seyyid olduğunu reddederken, diğerinde bizzat seyyid olduğunu ifade etmişlerdir. Şöyle ki:

“Âmir oğullarının elçileriyle birlikte (elçi olarak) Resûlullah (s.a.v.)'in huzuruna gitmiştim. (Hz. Peygambere): Sen bizim Seyyidimizsin, dedik de, (Resulü Ekrem):  ‘Seyyid Allah'tır’ buyurdu.”[9]

Allah Resûlü (asm) bu ifadesiyle gerçek anlamda seyyidin, yani herkesin tek efendisinin Allahü Teâlâ Hazretleri olduğunu ortaya koymuştur. Fakat diğer bir hadis-i şeriflerinde de: “Ben Âdemoğullarının efendisiyim, övünmek için söylemiyorum!”[10] buyurarak hakiki manada efendilik kasd edilmeden “insanların büyüğü” anlamında seyyid kelimesinin kullanılabileceğini de ortaya koymuştur. Bugün Hz. Peygamber’in (sav) nesline seyyid denilmesi de bu izne binaendir.

İşte Bediüzzaman Hazretleri de seyyid kelimesinin birinci hadiste geçen manasını esas alarak “ben seyyid değilim” demiştir. Yoksa Hazret-i Peygamber’in soyundan gelmek manasında kullanılan seyyidliğini reddetmemmiştir.

Mahkemede seyyidliğini neden gizlediğinin cevabı ise şu satırlarda mevcuttur: “Bazı emarelerle bildim ki, gizli düşmanlarımız Nurun kıymetini düşürmek fikriyle, siyaset manasını hatırlatan mehdîlik davasını tevehhüm ile güya Nurlar buna bir âlettir diye çok asılsız bahaneleri araştırıyorlar. Belki benim şahsıma karşı bu işkenceler, bu evhamlarından ileri geliyor.”[11]

Bediüzzaman Hazretleri, bu ifadelerde açıkça beyan edildiği üzere Mehdîlik makamını siyasi bir makam zannedip, bu dava siyasi bir davadır diyerek Üstad’ı ve davasını mahkûm etmek isteyen savcı ve mahkeme heyetine karşı, onların bu planlarını boşa çıkaran güzel bir yol izleyerek bu noktada tevriyeye başvurmuş ve davasını muhafaza etmeyi bilmiştir.

Peki, Üstad Hazretleri’nin mahkemelerde düşmanlarının zararlarından sakınmak üzere tevriye yolunu seçtiğine dair açık beyanı var mıdır? Evet vardır. 1935 Eskişehir Mahkemesi’nde yaptığı müdafaasını 27. Lem’a olarak Risale-i Nur’a dâhil eden Bediüzzaman Hazretleri bu müdafaanın girişinde şu notu düşer:

“Bütün müdafaatımda ara-sıra görünen mülayimâne ve musalahakârâne tabirler ise; tevriye nev’inden olarak mahzâ masum kardeşlerimi kurtarmak içindir. Yoksa masumiyetim ve mazlumiyetim beni çok şiddetli konuşturacaktı.”[12]

Netice olarak birçok İslam büyüğünün olduğu gibi Bediüzzaman Hazretleri de seyyidler kafilesi dâhil bir İslam kahramanıdır.



[1] Lem’alar, s. 33

[2] Taberânî, c. 1, h. No: 219

[3] Lem’alar, s. 184        

[4] Son Şahitler, C 3 s.23

[5] Mufassal Tarihçe-i Hayat, C. 1, s. 50

[6] Son Şahitler, C 3 s.201

[7] Son Şahitler, C 1 s.240

[8] Şuâlar 2, s.450

[9] Ebû Davud, Edep, H. No: 4806

[10] Ebû Davûd, Sünnet, H. No: 4670; İbn Mâce, Zühd, 37

[11] Şuâlar 2, s. 454

[12] Mustafa Gül hattı Lem’alar, s. 540